17 Aralık 2011 Cumartesi

Miramar'dan Notlar: Hayal Defterim

     
     Saat sabahın dördü. Uyku kaçıyor, ben her yerde onu ararken köşe bucak. Sanki yemin etmiş bu gece bana uğramayacağına. Ben de ısrar etmeden kalkıyorum yatağımdan yavaş yavaş. Atlas Okyanusu’nun o acımasız rüzgarı resmen ısırıyor etimi. Üstüme bir şeyler alıyor ve pencereleri açıyorum. İçeri bir yağmur kokusu doluyor soğukla birlikte. Hava iyi olursa, bugün bir yerlere gideceğim diyorum ve birkaç saat sonra yağmurun durduğunu fark ediyorum. Elimde bir tren tarifesi var. Miramar diye bir yer görüyorum. Adını mı sevdim nedir, hemen internette araştırıyorum. Porto’ya 30 dakika mesafede, oldukça şirin bir belediye olduğunu görüyorum Atlas kenarında. Kendi kendime gülümsüyorum: Ben neden kalkıp gitmiyorum?


    Şöyle bir şey keşfettim kendimde : Ne zaman penceremden gökyüzüne baksam umutla doluyorum. Tarif edilmez bir yaşama sevinci gökyüzünün maviliğiyle perçinleniyor ve geleceğimi, hayallerimi düşünüyorum. Saatlerce pencereden dışarıyı izleyip daldığım oluyor. Geçen uçaklara imreniyor, kim bilir nerelere gidiyorlar şimdi diye hayıflanıyorum. Hayalperestliğin dibine vuruyor ve umutlara sarılıyorum soğuk yastık yerine. Ya aynalara bakınca? Aynalara baktıkça görüntü derinleşiyor ve yirmi yılın izlerini görüyorum üstümde. Geçmişe dönüyorum her aynaya baktığımda ve nostalji yaşıyorum baştan aşağıya ürpererek. Nouvelle Vague şarkılarının yarı buruk hüznü gibi çepeçevre sarılıyorum geçmiş tarafından. Özlem duyuyorum ve aynalardan uzak durmaya çalışıyorum.


    Bunları düşünürken aynaya son kez gülümseyip odadan çıkıyorum. Yolda bugün yaşayacağım muhtemel güzel anları düşünüp mutlu olmaya çalışıyorum ama içim içimi yiyor, cevaplamadım bazı soruları diye. Cevaplanmamış sorular insanın beynini çürütür derler. Doğrudur. Her soru işareti beynimden birkaç hücreyi daha beraberinde götürüyor. Bu böyle devam ederse yakın zamanda hücresiz kalırım ben diye söyleniyorum kendi kendime. Gara geliyorum. Porto banliyösü geliyor olanca sesiyle. Biletimi elimde büküyor ve içeri giriyorum. Yoğun bir kuzey aksanlı Portekizce sarıyor tüm vagonu. Gülümseyen ve yüksek sesle gülen Akdeniz insanı sıcağı, soğumaya başlayan havayı unutmamı sağlıyor. Seviyorum sizi Portekizliler diyorum anadilimde. O sırada annem arıyor. Telefonda konuşurken herkes bana bakmaya başlıyor. Türkçeye bir anlam verememiş olacaklar ki, kendi işlerine bakıyorlar birkaç dakika sonra.

Miramar’a Giriş
Dalıp gidiyorum yeşillikler içinde hızla ilerleyen banliyönün puslu penceresinden dışarı. Gözlerimi raylarda bırakmış olmalıyım ki, sürekli geride bıraktığım ormanı düşünüyorum Porto’ya indiğimde dahi. Porto her zamanki gibi çok güzel. Halini hatırını soruyorum Miramar trenine binmeden evvel onun da. İkinci bir tren yolculuğundan sonra Miramar denen cennette iniyorum. Durakta kimsecikler yok ve inen tek kişi benim. Kendimi biraz yabancı hissetmiyor değilim. Ağır aksak ilerliyorum sırt çantamla taşlı yolda. Evler tek katlı ve hepsi oldukça lüks gözüküyor. Ya tatil beldesi burası ya da emekli diyarı diye kafamda çıkarımlar yapıyorum sahile doğru ilerlerken. Arabalar geçip gidiyor Miramar’ı selamlamadan. Biraz kızıyorum onlara. Böylesine güzel bir yeri selamlamadan geçmek ayıp diye. Belki de alışmışlardır zaten onlar bu güzelliğe, diyorum kafamı iki yana sallayıp. Hayatta alışamayacağım tek şey güzelliktir herhalde. Her seferinde şaşkınlığa uğratan ve bana yaşadığımı hissettiren başka ne olabilir ki şu dünyada? “Şaşırmadığı günleri günden saymama” huyu edindim son zamanlarda. Kulağımda Eddie Vedder ‘Into the Wild’ albümüyle, ellerim cebimde varıyorum Güneş Plajı’na. Manzara karşısında öyle bir büyüleniyorum ki, birkaç dakika hiç kıpırdamadan önümde uzanan sonsuz maviliği izliyorum.

   Miramar Plajı
  Plaja paralel uzanan tahta bir yol var. Hem yürüyüş yapıp, hem okyanusu keyfi yapmak için mükemmel bir fırsat sunuyor insana. Altımda şort, ayağımda terlikler ve üstümde askılı bir tişört varken, kendimi öylesine özgür hissediyorum ki… Uzakta birkaç martı ötüyor. Beni de alsanız yanınıza ne olur sanki, diyorum bilinçsizce ve ben tahta yolda ilerliyorum. Her santimetrekaresini sindirmeye dikkat ediyorum manzaranın ve bu eşsiz kişisel yolculuğun.


Bir saat kadar yürüyorum uçsuz bucaksız Atlas Okyanusu boyunca sanki… Kıyıya yaklaşıyorum ve deniz kabukları toplamaya başlıyorum. Su, buz gibi ama aldırmıyorum. Her zerresi beni kendime getiriyor buz gibi mavinin. Benle birlikte birkaç orta yaşlı insan daha kıyıda deniz kabukları ve taş topluyorlar. Gülümsüyorum onlara, onlar da bana cevap veriyor hafiften kırışık dudaklarla. Acaba diyorum, ben de yaşlandığımda onlar gibi böylesine güzel bir yerde yaşama şansına sahip olabilecek miyim? Kim bilir… Belki de Miramar’a yerleşirim ben de emekli olunca.

Vasco De Gama Caddesi ve Hayal Defterine Notlar
Vasco de Gama caddesine gidiyorum. Ünlü gezgin Vasco’nun doğduğu yer mi yoksa burası diye heyecanlanıyorum. Henüz kesin bir bilgim yok araştırmadığım için ama meraklanıyorum. Ahh Portekiz diyorum, öyle bir ülkesin ve öyle maceraperest insanlara sahipsin ki, Brezilya’dan Macau’ya, Mozambik’ten Doğu Timor’a kadar uzanmışsın. Bu topraklar dar gelmiş olmalı sana. Caddelerde insan yok ve kendimi terk edilmiş bir kasabada gibi hissediyorum. Arabalar geçiyor yine olanca hızıyla, selam vermeden Miramar’a. Miramar’da ünlü bir golf sahasının olduğunu okumuştum. Oraya doğru gidiyorum. İnsanlar yemyeşil çimlere uzanmış hem piknik yapıyor hem de golf oynuyorlar. Ne güzel diye iç çekiyorum. Buna karnımdan gelen gurultu eşlik ediyor.


   Birkaç kafe var sahil boyunca. Bir tanesine giriyorum sırılsıklam bacaklarımla. Her yanım kum dolu. Üzgünüm, diyorum garson kıza. Kız gülümseyip önemli değil diyor. Elime acı bir Portekiz kahvesi alıyorum ve okyanusa sıfır düşüncelere dalıyorum. “Ne öğretti bu hayat bana, bu zamana kadar?” diyorum. Yüksek sesle düşünmüş olmalıyım ki, birkaç müşteri bana doğru dönüp bakıyor. Nitekim kalkarken sandalyemi devirdiğimde de, bakacaklar. Umursamıyorum. Utandım biraz sanki, başka dil konuştuğum için. Sessiz düşünmeye başlıyorum ve Atlas bana dalga sesleriyle yardımcı oluyor. “Bu hayat sana umudunu kaybetmemeyi öğretti’’ diyor sahile çarpan bir dalga. Aziz Pedro Şapeli olağanca heybetiyle deniz kenarından bana sesleniyor: ‘’Umudun yanında gücünü kaybetmemeyi de öğretti, değil mi?’’ diyor. “Haklısın” diyorum. Umudumu ve gücümü kaybetmemeyi öğrendim yirmi yıl boyunca. ‘’Umutlarının seni Portekiz’e getirdiğini düşünürsek, gayet işe yaradığını da görebilirsin’’ diyor bir deniz kabuğu.

Gülümsüyorum hafiften. “Ya ben?” diyor, oradan geçmekte olan bir martı.
“Bana da sor fikrimi”.
“Eee, neymiş hayattan öğrendiklerim?” diyorum martıya dönerek bu kez. ‘’Hayat sana özgür olmayı öğretti, istersen senin de kanatlarını açıp uçabileceğini ardına bile bakmadan. Sen de özgürsün artık ve uçmayı öğrendin. Yuvandan uçtun’’ diyor martı. İçim buruluyor bu kez. Ülkemi özlüyorum. Ahh Türkiye diyorum, ama artık kalbimin bir parçası sessiz sakin Portekiz’in. Bırakacağım onu burada, bir daha geri gelebileyim diye, sesleniyorum Aziz Pedro Şapeli’ne. Yaklaşıyorum Şapel’e doğru. O da kucağını açıp bana gülümsüyor. Sırtına alıyor beni ve bana okyanusa tepeden bakma şansı veriyor. ‘’Bak sen sadece okyanustaki bir kum tanesisin. Hayat sana bunu da öğretmedi mi? Kendini büyük görmenin ne kadar saçma bir şey olduğunu görmedin mi henüz’’ diyor.


   Öğrendim bunu uzun zaman önce, diyor ve yavaşça aşağı iniyorum. Son bir tur atıyorum Miramar plajında. Etrafta hediyelik eşya satan bir yer olmadığı için de kartpostal alamıyorum. İçime dert oluyor. Bu arada aniden bir şey hatırlıyor. O da Miramar’da yaşıyor. Portekiz’in Miramarında değil ama. Yeni Zelanda’nın Miramarında atıyor onun kalbi. Binlerce kilometre kare uzakta ve bir anda gözlerimden yaşlar dökülüyor. Ben öbür Miramar’a da gitmek istiyorum, diyorum. Tanısan öbür adaşını, sen de severdin onu. O Pasifik kıyısında ve en az senin kadar güzel. Miramar gücenir gibi oluyor. Tamam, tamam diyorum. Sen daha güzelsin, en güzelsin! Tekrar gülüyor Miramar ve olanca coşkusuyla dalgalanıyor sahil yeniden.


    Eve gitme vakti geldi, ama buraya bir daha geleceğim diye söz veriyorum Miramar’a. Deniz kabuğu, Aziz Pedro Şapeli, okyanus ve martı el sallıyor bana ve ben de cebime attığım deniz kabukları, taşlar, umutlar ve hayallerle Miramar’dan ayrılıyorum.

Bu yazı daha önce Martı Dergisi tarafından yayınlanmıştır.

29 Kasım 2011 Salı

Durdurun Şu Cinayetleri: Ukrayna Hayvan Katliamı!

Geçtiğimiz haftalarda gündeme bomba gibi düşen FIFA hazırlıkları için futbol hazırlıkları ''nedeniyle'' sokaklardaki binlerce kedi ve köpek canlı canlı yakılma tehlikesiyle karşı karşıya! Ukrayna hayvan katliamlarıyla ünlü bir ülke; çünkü bu ülkede sokak hayvanları sevilmiyor. Yetmezmiş gibi bir de işkence edilerek öldürülüyorlar. FIFA'nın Ukrayna'ya maçların oynanacağı bölgeden hayvanları uzaklaştırması için para ödediği söyleniyor. Ukrayna'nın ise bu parayı ne amaçla kullandığı meçhul. Lütfen şu fotoğraflara bakın ve bana insan olarak ne hissettiğinizi söyleyin.






    
   Normalde bu tür fotoğraflar paylaşmam ve bundan üzüntü duyarım. Bu kez durum farklı! 250.000 hayvanı kurtarmaktan bahsediyoruz. 80 milyon nüfusu olan bir ülkede imza toplamak zor olmasa gerek ama gelin görün ki Doğuş Bey'in saksısı, Cebeci'nin panpişleri diyen halkımız, bu tarz haberleri hayvan haklarına yeğliyor. Lütfen bu cinayetlere duyarsız kalmayalım ve bir imza da biz atalım ve bu mesajın yayılmasına katkıda bulunalım!


                EN İYİ DOSTLARIMIZ: HAYVANLAR İÇİN BİR İMZA LÜTFEN!


   İmzalayabileceğiniz platformlar şunlardır:


  


                                                                       

18 Kasım 2011 Cuma

Dünyanın En Güzel Şehirlerinden Biri: Porto

  '' Seyahat etme tutkumun hiçbir zaman dinmeyeceğini bildiğimden köşeye üç beş kuruş atmıştım. Burnumun dibinde duran Porto cennetini ve civardaki Atlas incilerini keşfetmeden olmaz diyerekten. İyi ki gitmişim dedim ardından; zira Porto ben de müthiş heyecan uyandıran bir şehir haline geldi. Her sokağı, caddesi, binası bana ayrı bir his veriyor ve bunları anlamlandırmaya çalışırken, kendimi başka bir güzellikle karşı karşıya buluyorum. Buyrun Porto...''


    
    Porto’ya gitmeden Portekiz’deydim denmez! Ben de hemen bizim turla Porto gezisine gidiyorum. Kendisi Braga’ya sadece 45 dakika mesafede. Porto bilindiği üzere, futbol takımı ve şarabıyla ünlü bir harikalar diyarı. Şehre girer girmez içimden ılık bir his yükseliyor ve kalbim küt küt atmaya başlıyor. Evet bildiniz! Porto’ya aşık oluyorum. Şehri ortadan ayırıp dingin bir şekilde akan, okyanusun yavrusu niteliğindeki nehri bir tam puan alıyor zaten benden. Küçük teknelerin akşam vakti açılıp gezintiye çıkmasını zevkle izliyorsunuz kenardan. Portekiz demek, tarih demek. Hiç mi bozulmazsın be şehir! Neden böyle güzelsin ve alabildiğinde durgunsun diyesi geliyor insanın cidden. Porto bu güzelliklerin sultanı olmaya aday.

    Şehre değişik bir hava veren eski evleri, dinler ülkesi Portekiz’i her şehrinde olduğun gibi burayı da kaplayan kiliseleri, onlarca tarih ve sanat müzesi ve elbette Gaia! Gaia Porto şarabının üretildiği ve onlarca şarap evine ev sahipliği yapan Porto’nun sevimli ve oldukça tarihi bir bölgesi. Konuşkan bir Japon rehber eşliğinde bir şarap evini geziyoruz. 150 yıllık şarapların bile olduğunu öğrenen ben hakikate dumura uğruyorum. Birkaç aklı evvel de fiyatını sormaya cüret edince basıyoruz hep beraber kahkahayı. Japon rehber söyleyeceği miktarla oldukça pahalı bir araba alabileceğimizi söyleyince duymasak da olur diyoruz.



    Şehrin merkezinde 1906 yılında kurulmuş olan dünyanın en güzel kitapçılarından birine uğruyoruz: Lello Bookstore! İçeride fotoğraf çekimi yasak, fakat internette Porto Lello Bookstore diye aradığınızda karşılaşacağınız manzara sizi kendine hayran bırakacak! Kendimi kraliyet balo salonunda gibi hissediyorum ve ihtişamından gözlerimi alamıyorum. Eduard Boubat’ın bir fotoğraf albümünü satın alıyorum Porto hatırası olarak. Oradan Porto stadyumuna gidiyor ve bir dolu fotoğraf çekiyoruz. Söz konusu futbolsa, Portekiz’in ikinci dininden bahsediyoruz demektir. Futbol bir yaşam tarzı ve bana sorulduğunda Türkiye’yle aranızdaki benzerliklerden biri de bu diyorum. 


    Porto Modern Sanatlar Müzesi’ne götürülüyoruz akabinde. Off the Wall sergisini geziyoruz. Dünyanın dört bir yanından tüm eksantrik işler burada toplanmış dersek yalan olmaz! Savaş karşıtı filmlerden ziyaretçilerin kendi izlerini bırakabildikleri odalara, maketlerden tablolara, insan vücudunun hassasiyetini sınamak için kurulmuş düzeneklere kadar tam bir çılgınlık müzesi. Porto’ya gelindiğinde mutlaka görülmesi gereken yerlerden biri. 


   Porto'ya tur gezilerinden sonra yalnız başıma da birçok kez gittim ve her seferinde şehir ben de başka tatlar ve anlamlar bıraktı. İçinde tarihi ve modernliği aynı anda barındırıp da insanın üstünde doğa üstü etkiler bırakan çok az şehir vardır dünya üzerinde. Lizbon, Porto, İstanbul, Londra ve diğerleri. Hepsi parmakla sayılacak kadar azdır. Bunlardan birkaçını gezme ve yaşama şansını bulduğum için minnet duyuyorum. Şehirler iz bırakır ve her gelip geçen yolcu da kendi izini şehirlerin üzerine... Ben de Porto'ya izler bıraktım, onun ben de bıraktığı izlere teşekkür edercesine...


   Not: Bu yazı daha evvel Martı Dergisi'nde tarafımdan Ekim ayında yayınlanmıştır. Portekiz hakkında daha ayrıntılı bilgiye ulaşmak için tıklayın 



22 Ekim 2011 Cumartesi

Yazılmamış Bir Kitaba Önsöz

''Portekiz Günlükleri'' adını verdiğim bu bölüme bu kez daha kişisel bir şeyler yazmamın daha güzel olacağına karar verdim. Yazma terapileri diye bir seans olmadığı için hayatımda, ben de burayı seçtim. Kim bilir, ileride kitap yazarsam bunu gerçekten de önsöz olarak kullanabilirim...


Görmeyi arzulayarak geçirdiğimiz onca yıldan sonra, aslında hepimizin doğuştan kör edildiğini anladığımda 8 yaşındaydım. 8 yaşında bir çocuğun hiçbir derdinin olmaması gerektiği inancı ebeveynlerim başta olmak üzere çevremdeki herkesi öylesine sarmıştı ki, hepsi de içimdeki bu canavarın bir an önce yok edilmesi gerektiği düşünüyordu. Farklılıkların ölmesinin dünya düzenine katkı sağlayacağını düşünen ve sırf bu yüzden elimdeki çanta gerçekte yeşil olsa da diğerleri onu mavi gördüğü için bu çantaya mavi diyecek insanların yaşadığı bir ülkede doğmuştum. Mavinin yeşille dansından ilginç figürlerin çıktığı bir yerde dünyaya geldiğimde SSCB dağılmış, Berlin Duvarı yıkılmış ve daha nice siyasi olaylar olup bitmişti. Ben, bu toprakların kızı, 1991’de gezegene belki de kazayla fırlatılmış, meraklı ve dünyaya patalojik derecede aşık ortalama bir homo sapien olarak dünyaya geldiğimde annem 27, babamsa 33 yaşındaydı. Ebeveyn olmanın zararları ve yararları hakkında yeterince bilgi sahibi olunması gereken yaşlardı bunlar. Ya da toplum bunu bekliyordu onlardan. Gerçek şuydu ki, benim ailem iyi birer insan olmayı becerip de, iyi birer ebeveyn olmaya cesaret edemeyen insanlardı. İyi ki de öyleydiler. Onlar olmasa bu yazı yazılamayacaktı.


Kim ne iddia ederse etsin, ailede yaşadığımı her şey hayatımızı doğrudan etkiler ve sonuçları ciddidir. Ben, 1991 kızı, bana hayatımı düşünmem ve kendimi bir şekilde kurtarmam gerektiğinin öğretildiği bir ailede doğdum. O tarihte doğan insanlarla aramdaki farkı ya da aramızda fark olup olmadığını bilmiyorum. Bunu çok da umursadığım söylenemez. Sorunlar her zaman aynı olabilir, ama ayrıntılar ve cevaplar her zaman kişiye özeldir. Eğer tüm sorunların çözümü aynı olsaydı, binlerce yıldır insanlık her türlü soruna çoktan cevap bulmuş ve bu cevaplar ışığında da hayatını mutlu mesut idame ettirmiş olurdu. Fakat biz böyle bir dünyada yaşamıyoruz. Gerçeklere döndüğümüzde ve sorunlarımızı ele aldığımızda hepimiz oldukça yalnız ve karmaşık canlılarız. Biz birer insanız. Aile de bu insanlık çemberinin ilk halkası olarak gözümüzü hayata ilk açtığımızda karşılaştığımız küçük ya da büyük grubun adı. Aile bizi yaratan ve farklılığımızı ortaya koymak, yaşam mücadelesi vermek adına savaşmamız gerektiğini bize öğreten ilk kurumdur.

Eğer bir kitabım olsaydı, bu aileme adanırdı...

Sizi özleyen kızınız...


6 Eylül 2011 Salı

Portekiz Günlükleri: Viana do Castelo

Viana de Castelo

    Günlerden Cumartesi. Çalar saati kapatıp heyecanla hazırlanmaya başlıyorum. Malum, istikamet Portekiz'in kuzey güzelliklerinden biri olan Viana do Castelo şehri. Diğerleriyle birlikte otobüse atlıyorum ve korkutucu bir şekilde yağan bir saatlik yağmurun ardından Viana do Castelo şehrine varıyoruz. Yalnız olamadığım için duyduğum rahatsızlık had safhada olduğu için başta pek ısınamıyorum şehre. Ama sonra...


Bir yere gezme amacıyla gidiyorsam eğer mutlaka ya yalnız ya da sevdiğim insanlarla birlikte olmalıyım. Tur gezileri kesinlikle bana göre değil. Bir turist rehberi eşliğinde yaptığımız Viana do Castelo gezisi bunu kanıtlıyor. Bir yandan şehrin büyüsüne kapılıp dalmışken, diğer yandan habire konuşan yaşlı rehberin sesini duyuyorum. Ses uzaklardan gelen bir dalga gibi önce belirsizken, sonra yaklaştıkça şiddetleniyor. Silkeleniyorum. 'Evet arkadaşlar, bu da bilmem nenin gelininin evinin vesairesi' sözlerine gülmeden edemiyorum. Buralarda her şey tarih demek. Türkiye'de olsak diyorum içimden, hadi oradan be kadın derlerdi sana! Turist rehberi sanki sesimi duymuş da alınmış gibi geziyi mimari açıdan mükemmel bir tasarıma sahip olan kasaba kütüphanesinde noktalıyor.


    Millet kitaba olan açlıktan çok midesindeki gurultuyla ilgilendiği için sevgili hocalarımızda bizi azap dolu bu geziden azat ediyor iki saat sonra sözleşmek üzere. Dört İspanyol ve iki Türk olarak yeni maceraya başlıyoruz: Türk yemekleri aramaca! Buluyoruz hemencecik ve kebab adını görür görmez taarruza geçiyoruz. Türkler olarak biz yeniyoruz ve İspanyollara kebab aşkının verdiği gazla bu savaşı elde ettiğimizi anlatmanın derdine düşmüşken, arkadaşım burasının bir Yunan restorantı olduğunu fark edip homurdanıyor. 'Baklavas değil, baklava efendim!' tarzındaki şikayetnamesiyle meraklı İspanyol gözleri şenlendiriyor. Bense Türk kebabının yanından bile geçmeyen kebabı mutlulukla dişlerken, kendimi şehrin büyüsüne bırakıyorum. Arkadaş hala yemek adlarında takılı, bozuk plak gibi 'bak-la-vaaa' diye İspanyollara alıştırma yaptırıyor.


    Şehrin o kuzeye özgü terk edilmiş ve esrarengiz havası beni kendine çekiyor ve Türk çayına duyduğum o anki özlemle uzaklara dalıyorum. Gören bilen de meditasyon yapıyorum sanacak! Yok, ne münasebet. Çayın hayalini kuruyorum Kibritçi Kız'ın Türk versiyonu olarak. Misafir umduğunu değil, bulduğunu yer diyerek bir kahve istiyorum. Tepedeki eski kilise bana davetkar gözlerle bakıyor. Ah ne güzel olurdu şimdi oraya tırmanıp yeşilliklerin arasında kaybolmak, yitip gitmek diyorum. Dememle kalıyor tabii. Bizi oralara götüren olmuyor; aksine millet okyanusta yüzme derdinde! Bense habire tarihi yer koşturuyorum. Eskilerin içinde yeni olmanın egosunu mu taşıyorum nedir, her şehrin tarihi dokusunu severim. İstanbul'da en sevdiğim yer Sultan Ahmet ve civarıdır mesela.

Viana de Castelo Sahili

    Yeşille mavinin o ritmik dansını duyar gibi oluyorum ve şehrin müziğini dinlemek üzere gözlerimi kapatıyorum. Tüm o eski sokaklar, kiliseler ve heykeller gözümün önünde canlanıyor. Herkesten, her şeyden uzak. Her şehrin bir müziği vardır benim nezdimde. Viana do Castelo'ya Fado yakışık alır diyorum ve Mariza'dan nameler mırıldanıyorum kendi kendime. Toplaşıyoruz yine ve kesime giden koyun sürüsü gibi iki katlı bir otobüsün içine tıkılıyoruz. Sinirlerim tepemde aldığım MP 3 bozuk çıktı diye. Yol boyu menopozlu teyzeler gibi çemkire çemkire gidiyorum. Beni rahat bıraksalar, doğaya salsalar mutlu bir keçi olurdum. İçeri tıkılınca koyun gibi hissediyorum.


    İçimden isyan ederken yüzüme koca bir gülümseme yapıştırıyor ve farklı aksanlardaki yarım yamalak İngilizceleri dinlerken acı çekiyorum. Ne zaman bir dilin katledildiğini görsem üzülürüm. Babamın dili değil ama İngilizce için bile üzülebilecek merhamete sahibim. Küçük bir tatil köyüne getiriyorlar bizi. Okyanus alabildiğine kzıgın ve gri karşımızda sere serpe. Güzelliğini sergilemekten zerre çekinmiyor ama her güzel gibi zalim bir yanının olduğunu da sezdirmeden edemiyor. Bikini, mayo furyasının içinde kayboluyorum ve ben de Ekvatorlu arkadaşımla kıyı boyu midye avına çıkıyorum. Deniz kabukları topluyorum ve kızla İspanyolcamı ilerletmeye çalışıyorum. O da beni İngilizcesi için bir araç olarak gördüğünden sorun yapmıyor. Ayak üstü ona oda arkadaşım olmasını teklif ediyorum; sevinçle kabul ediyor Ximena.


     Aklım şehir merkezinde, kalbim çooook uzaklardayken ben hala deniz kabuğu bahanesiyle Atlasın doğu kıyılarında salınıyorum. Bir şişe arıyorum aslında, delilik peşindeyim. Bir damla gözyaşımı bir notla atsam denize, acaba ulaşır mı Wellington kıyılarına diye ince coğrafik hesaplar yapıyorum. Şili'ye uğrar mıydı acaba! Valparaso'yu görürdü belki şişem. Oradan da inceden inceye giderdi Kiwi diyarına doğru. Ahh! Gençlik işte, yakınıyorum bir de. Millet içkileri kucaklamış, deniz sonrası sefa yapıyor. Ağzıma damla sürmüyorum Erasmus partisi rezaletinden sonra. Tövbeliyim. Hem zaten havamda da değilim. İçmeden sarhoşum, ayılmam gerek.


   Otobüse tekrardan tıkıştırılıyoruz ve Braga'ya doğru yola çıkıyoruz. Viana do Castelo'dan geçerken hafifçe göz kırpıyorum şehre ve fısıldıyorum gizlice: 'Yine geleceğim seni görmeye!' Viana do Castelo hayal dünyasına dalıp içinde boğulmak ama bir yandan da yüzüp sörf yapmak isteyenler için ideal bir cennet. Biraz unutulmuş ve diğer Portekiz mekanlarıyla karşılaştırıldığında vasat olsa da (Faro, Porto) ben çok beğendim. Tarihi dokusu ve Portekiz kültürünü ziyaretçilerine yaşatması münasebetiyle biz sevdik bile birbirimizi Viana do Casteloyla!

    Yolunuz düşerse bu taraflara, sakın uğramadan geçmeyin Viana do Castelo'ya. Ben uğradım ve bir parçamı burada bıraktım. Darısı sizin başınıza!

                                                                                                                             Adeus!








3 Eylül 2011 Cumartesi

Hayalkırıklığı Durağında İnecek Var!

Porto

Bazen merak ederim. Dünyada hayal kırıklığından daha güçlü hangi duygu vardır diye. Mütemadiyen, bana bir sürü duygu söyleyeceksiniz ve ben de hepsini alt eden bir örnek bulacağım hayal kırıklığını üstün kılmak adına. Söyleyin hadi nedir ? Özlem mi? Evet çok güçlüdür inkar etmem ama yeri kolayca doldurulabilir mutluluk ya da hayal kırıklığıyla. Sevdiğiniz birine kavuştuğunuzda mutluluk yoğunlaşır, ama bu kişiyle artık görüşmeyeceğinizi tahayyül edin. Hayal kırıklığının kekremsi tadını alabiliyor musunuz?

Bu duygu ağzımda öyle acı bir tat bıraktı ki dünyada hangi suyu içsem dindirebilir bunu bilemiyorum. Bu diyorum, çünkü bazen tanımlamakta zorlandığımız duygular vardır. Haki bir boşluk içinizde mesela. Hayal kırıklığını durağından sonra aktarma yapacağınız duygu boşluktur. Uzun zaman durulabilir mi bilmem ama en son durağı çok iyi bilirim. Aynı yolun yolcusuyum senelerdir, ben ve duygularım bilir duraklarını. Bu kez hayal kırıklığı jet hızıyla gelince durakları da şaşırdım diyebilirim.


Cam kırıklarından daha çok acıtıyor tutmaya kalktığınızda bu duyguyu. Tasavvur ederken bile yüzümüz buruşuyor, çünkü telaffuzu hoş bir kelime değil kendisi. Ben hele hiç sevmem ama takdir-i ilahi midir nedir, hepte yolum bu duyguyla kesişir. Porto’ya doğru yola çıkmış bir Braga yolcusunun ne derdi olabilir ki hayal kırıklığıyla derseniz eğer size dünyada kıta ya da ülke değiştirdiğinizde değişmeyen tek canlının insan olduğunu hatırlatırım.


Duygu dediğiniz şeyi bavula koyup denize atamıyorsunuz. Velev ki kendinize verdiğiniz sözleriniz var. Falan filan yere gidince derdi kederi geride bırakacağım tarzı sözler de boş bir hayal balonundan ibaret. Öyle dalıyoruz ki heyecana, bu balon patladığında da ödümüz patlıyor aniden. Gümbür gümbür gelir hayal kırıklığı, pek dobradır. Hiç lafını sözünü esirgemez. Sağ olsun.


Sen de sağ ol sevgili J bana otobüste yazı yazacak kadar bir mazi bıraktığın ve yüz yüze bir hafta, mektuplarla bir yıl sürmüş arkadaşlığımızıbana sonlandırttığın için. Hayalkırıklığı sadece değil mi? Sadece o ekşi tat damağında ve sonraki durak umut ve yeni arayışlar. Halt etmişsin sen diyor ve yoluma devam ediyorum…


Seyir defterinde sadece mutlu şeyler görmeye alışmış olanlarınız için şimdiden belirteyim. her yolculuk aslında bir nevi içinize yaptığınız yolculukla aynıdır. Kendimizle yüzleşmelerimiz ve iç hesaplaşmalarımız yolculuk esnasında nükseder. Siz de fark ettiniz mi bunu hiç? Yollar sanki anılarınıza açılan kapılara dönüşür ve her dönemeçte bir sonraki anıya gidersiniz.


Ben de yemyeşil gittim geçen hafta Porto'ya doğru gri düşünceler arasından. Yeşil ve gri pek uymadı birbirine. İdare ediverin bu seferlik...

21 Ağustos 2011 Pazar

Portekiz'den Merhabalar!

Lizbon
 Evet sevgili blogçular, dün itibariyle Portekiz hava sahasına iniş yaptım ve önümüzdeki bir yıl boyunca bu diyarda yaşamayı planlayan hem hayat hem de okul öğrencisi olarak, elimden geldiğince size Portekiz'i ve bu kültürü tanıtmaya çalışacağım. Buraların yenisi olmak da kolay değil hani. Bir de baş ağrısı eklenince üstüne kayıp bagaj derdiyle, yazmak epey bir zorlaşıyor. Yazmamak da olmaz dedim, kendime bir Portekiz günlüğü bile yaptım. Kaldığımız yerlerde izler bırakmak istiyorsak, bunu yazıya dökmek gerek dedim. Konuşulmamış ya da yazılmamış şeylerin pek bir değeri yoktur benim gözümde. O yüzden hem kendim hem de Portekiz'i merak edenler için ufak bir 'ilk izlenimler' yazısı yazmaya karar verdim. Avrupanın en Batısından Türkiye'ye. Buyrunuz!

Atatürk Havalimanından saat 8 sularında ayrıldım ve Madrid'e doğru yola koyulduk. Uçak yolculuğu sandığım kadar kötü geçmedi. Asıl mesela Madrid Barajas Havalimanına inince başladı. Bir saat transit yolcu görevlilerini aradım. Birkaç hediyelik eşya aldım, Madrid hatırası diye. İki saat bekledikten sonra bu kez de uçağı bulmak zorunda kaldım ve emin olun Barajas Havalimanı gibi havalimanları çok büyük ve vaktiniz kontrol noktalarında geçiyor. Uçak Lizbon'a gideceği için biraz küçüktü. Yakın mesafeler için o kadar büyük ve komforlu uçak vermiyorlar haliyle. Biraz sallandım ama bu sallantı, indiğimde yaşayacağım bavul şokuyla karşılaştırılamazdı bile.

Leiria ve meşhur kalesi
     Yarım saat bagaj kovaladım ve sonunda sadece bir bavulumu bulabildim. Sırt çantam yoktu! Kafayı yemek üzereydim, yemin ederim. Korkunç bir şey bu yalnız seyahat eden ve indiği yerde karşılayanı olmayanı için. Oturdum öfkeden ağladım Lizbon Havalimanında. Yapacak bir şey yoktu çünkü kayıp bagaj bürosu tıklım tıklımdı. Benim de bir an evvel Leiria'ya gitmem gerektiği için çıkışı yaptım ve Rede Garına doğru yola koyuldum bir taksiyle. Bu arada Lizbon yukarıdan bakıldığında da, aşağıdayken de çok güzel bir şehir. Bir an evvel oraya gezmeye gitmeliyim. Biraz İstanbul havası var ama daha küçük sanki. Bilemedim şimdi tamamen görmem ve biraz dokunmam gerek bir şehre karar vermek için.

Rede Garında da yarım saat bekledikten sonra Leiria'ya giden otobüsüm geldi. Son durakta inmem gerekti arkadaşımla buluşmak için. Son durağa kadar biraz Portekiz havası solumak istediysem de nafile. Yolda gözlerim kapanıyordu uykusuzluktan. Anladığım tek şey Portekiz nüfüsunun gerçekten denildiği kadar az olduğuydu. Yollar bomboş, mahallelerde insan göremiyorsunuz. İlginç! İstanbulda 3 hafta geçirdikten sonra Portekiz'e gelenlerin yaşayabileceği türden normal bir şoktu sanırım bu. Terk edilmiş hayalet kasabalara benzeyen Leiria'ya vardık sonunda iki saatlik yolculuğun ardından.

Arkadaşım garda yoktu! Bu da yaşadığım ikinci şok. Hadiii otur bir yarım saat daha ağla hüngür hüngür. Çaresiz hissetmedim, bu biraz da isyandı sanırım. Hava boğucu sıcaktı ve nemden eriyeceğim sandım. Laptop çantası omzumu kesmişti ve görenler saldırıya uğradım sanıyordu. Madrid'de bir kadın tevekkeli sormuştu omzunuza ne oldu diye. Bunları hatırladım Leiria'da da ve topladım eşyalarımı. Yarı yürüyüp yarı sürüklenerek bir hostel buldum. Aklıma bir şeytanlık geldi. Adama burada bir gece için oda istiyorum dedim ve ardından ekledim: 'Şu numarayı arar mısınız lütfen! Bu kişinin nerede olduğumu bilmesi gerek de!'

   Adam arkadaşımı aradı ve durumu izah etti. Arkadaşım da on dakika içinde geliyorum demiş. Kız geldi ve ben de orada kalmadım. Resepsiyonist biraz sinirlendi ama yapacak bir şey yoktu. Ben de omuz silkip hostelden ayrıldım. Leiria turu yaptık biraz Joana'yla. Terk edilmiş şehir görüntüsünün ardından alıştığım ilk şey Zara ve Bershka mağazaları oldu. Kapitalizm sağ olsun! Bana kendimi evimde hissettirdi her ne kadar yapay da olsa bu :) Bir yerde oturup Pepsimizi yudumlarken bir de baktık her yer dolmuş. Şaşırdım kaldım! Dedim arkadaş, biz de gece sokaklar boşalır siz de tam tersi. İlginçti doğrusu bir Türk için şehir merkezinin gündüz boşken gece dolu olması.

Zamanla baş ağrım daha da kötüleşti ve biz de Joana'nın Carvide Köyü'ne doğru yola koyulduk. Carvide köy ama bizim köylere benzemiyor. Daha bir modern ve şehirleşme kokusu aldım taze gübre kokusunun yanı sıra. Joana'nın ailesi ise çok sempatik ve dost canlısı insanlardı. Gayet iyi ağırlandım ve çat pat Portekizcemle sohbet ettim annesiyle. Bizde misafire söylenen 'Dolap senin, hiç çekinme' muhabbeti burada da var. Akdeniz insanı başka oluyor doğrusu. Erkenden uyudum ve öğlen vakti uyandım. Bağ ağrım mucizevi bir şekilde geçmişti.

Şimdiyse sadece yarın Lizbon'a yapacağım mecburi ziyareti düşünmekle meşgulüm. Bir de Braga'ya. Yabancı polisine gidip oturma izni almam lazım. O da ayrı dert gerçekten. Param yollarda harcanıyor desem yeridir. Eğer şu bavulu bulamazsam daha beter olacak halim çünkü içinde ayakkabılarım ve Joana için aldığım hediyeler var. Umarım başına iş gelmemiştir. Tek dileğim bu şimdilik.

Hafif bulutlu ve kasvetli Portekiz öğleden sonrasından tüm dünyaya 'Bom Dia!'