21 Aralık 2010 Salı

Sağ-Sol Derken?


       Siyaset tartışma konusu olunca kendini oldukça gergin hisseden bir birey olarak, böyle alengirli bir konuya neden girdiğimi merak edenler için kısa bir açıklama yapmak da yarar vardır. Geçenlerde arkadaşın biriyle yaptığım sağ-sol uzantılı bir tartışma konusundan sonra, insanların beni anlamak konusunda sıkıntı içinde olduğunu gördüm. Yazdığım politik ve evrensel yazıları baz alırsak eğer, kendimi siyasetin neresinde gördüğüm aslında gayet açıktır. Bana göre politik yaklaşım nedir? Bakınız, nasıl olmalıdır demiyorum; bana göre nasıl diyorum. Tüm sıkıntı aradaki iletişim kopukluğu ve karşınızdaki muhatabınızın ateşli söylemleri yüzünden kaynaklanıyor olabilir, fakat siyaset konuşulurken nabzın kontrol edilmesi de gerekir. Belki de biz kendimizi yanlış ifade ediyoruzdur, ki ben bunu gerçekten hissettiğim için bir şeyler karalama ihtiyacı duydum.

        İçinde yaşadığımız teoride yedi, pratikte altı kıt'adan ve 6 milyar insandan oluşan mavi gezegene dünya adı verilmiş ve yüzyıllardır içinde süregelen bir yaşam makinesi var. Bir tarafta çarklar dönerken, eskiyenler atılıp yerine yenileri koyuluyor. Bir çeşit doğal seleksiyon söz konusu, ve ben insan hayatını vahşi hayvanlardan hiç de farklı bulmuyorum. 21. yüzyıla genel olarak baktığımızda hepimiz öyle ya da böyle çarkın devir daim etmesi için yaşamaktayız. Acımasızlıksa eğer bu, evet gerçekten adı bu olabilir. Hepimiz çarktaki birer dişliyiz ve de birimiz eskidiğinde (ki adı ölümdür), yerine yenisi koyulur. Tamamen işlevselci yaklaşımdır bu. Neden bunu anlatıyorum öyleyse sorusuna verilecek cevap şudur: 21. yüzyılı en gerçek haliyle anlatmak için daha iyisi olamazdı. Ya da varsa gerçekten yazabilirsiniz; büyük bir saygıyla şapka çıkarırım.

       Robinson Crusoe olmadığımıza göre ve zaten bakir bir ada da kalmadığı için ortalıkta, doğal seleksiyona bir şekilde malzeme olmuş evrenin (sözde!) en gelişmiş canlısı olan insanlarız. Doğa iyi ya da kötü olmaya önem vermez, ona göre sadece güç baki olandır. İngilizler buna ''survival of the fittest'' der, ürpertici ama gerçek. En uygun olanın hayatta kalması olarak dilimize kazandırabileceğimiz bu terim, işlerin nasıl yürüdüğünün bariz örneği. Peki neler yapıldı bu çarkı devirmek adına? Kanlı ihtilaller, darbeler, protestolar, manifestolar, kitaplar, örgütler, partiler... Düzeni sürdürmek adına da globalleşme, glokalleşme, kapital devrimler, savaşlar, katliamlar ve hepimizin bildiği şeyler...

      Peki bize ne oldu? Oldum olası ''biz'' kavramı üzerinde durmuşumdur. Siyasi boyutunu bir kenara bırakarak, bu dünya için hala neler yapılabilir, adaletin neresinden kavramak gerek ki çark kurbanları azalsın derdindeyimdir. Protesto insanı değilimdir, anı kurtarmayı severim. Çözümler üretmeyi, gerçekten etkili olmayı. Fakat bunları yaparken antipatik olmamayı başarmayı da severim. İnsanı her şeyden çok severim. Hak hukuksa söz konusu, bir de haklıysam beni tank bile durduramaz. Yeter ki davamın gerçekliğine kalpten inanayım. Oradan demesi kolay, bir de pratikte gör diyenlere de bir çift lafım olur. Ben lafı değil, icraatı önemserim. Mesajım yerine ulaştıysa bir düşmanım daha olmuş demektir. Buna da sevinirim, çünkü bu benin doğru bir adım attığımı gösterir. Eleştirilmekten zerre kadar korkmam. Sadece politik konularda değil; hayatın içinde de öyleyimdir özelimi merak edenler için.

     Benim derdim insandır, mekanımsa dünyanın kendisi. Coğrafyalarda geçen hayatlar, beni coğrafyanın kendisi kadar ilgilendirir. İnsan merkezli hümanizma çerçevesinde fikirlerini ve yolunu oluşturmuş, o yolda da emin adımlarla ilerleyen sıradan bir vatandaş, bir dünya vatandaşıyım. Ben herkesi insan olduktan sonra bağrıma basarım, hakkını da ararım. Voltaire'in dediği gibi: ''Fikirlerinizden nefret ediyorum, ama onları savunabilmeniz için hayatımı feda etmeye hazırım.'' İnsan olmanın temelinde ve bütün dinlerin özünde hoşgörü yatmaz mı zaten? İnsan saygı duymadıkça, dinlemedikçe kendine ne katabilir koca bir hiçten başka?

      Hala Afganistan'da bir kadın açlıktan ağlayan bebeğini susturmak için dileniyorsa, Irak'ta bir bomba daha patlayıp bir hayatı mahvediyorsa, bugün basın özgürlüğü denen şeye zerre kadar riayet yoksa, Afrika'da her saat başı bir çocuk açlıktan ölüyor ve dünya nüfusunun neredeyse %40'ı günde 1 $'ın altında bir refah seviyesinde yaşıyorsa, insanlar fikri haklarına saygı duyulmadığı için içeri atılıyorsa, kadınlar hala ikinci sınıf insan muamelesi görüyorsa, hala 3. Dünya ülkesi kavramı varsa eğer biz neyin bölünmesini yaşıyoruz?

     Sağ-sol derken mahvolan hayatların kendisi değil de neden örneklemler önemli politikada? Eğer aşırı sol deyip de fikirlere uymayan bir hayat yaşıyorsan ey sözde yoldaş, neresindesin sen hayatın? Bu zamana kadar ne yaptın? Kaç canlı kurtardın, kaç gözyaşı dindirdin? Protesto sonrası içtiğin biranın markasını, ayağındaki converse ayakkabıyı, izlediğin Holywood filmini görüp de kendi ironine gülmez misin sen?

     Ey sözde Müslüman ve kapitalist kardeş; Selam'un Aleyküm. Sana uğramadan geçeceğimi mi sandın? İslam dersin, hoca olur talkım verirsin; üzüm salkımını önce sen yersin. Kurban kesersin, İslam dersin; etleri bir fukaraya dahi vermezsin. Söyle bakalım, sen hayatın neresindesin? İslam hoşgörü dini dersin, ırkçılığı, yobazlığı önce sen yaparsın. Paylaşım dersin, bir kuruma bağış yap desem cebine akrep girmiş gibi olursun. Sen kendi ironine gülmez misin?

    Sağ-sol derken neleri harcadık bu hayatta, neleri göz ardı ettik düşünmez miyiz hiç? Anlamsız kavgaların insanı olmaktansa, neden herkes önce kendi kapısının önünü süpürmez? ''Lafım sözde kendilerine -ist takılı kavramlar yükleyenleredir; sürç-i lisan ettiysek affola.'' Neden barış çanlarının hayalini değil de, savaş sözünün hayalini yaşarız içten içe? Neden bomba sesi heyecanlandırır da bizi de, barış güvercinlerinin kanat çırpışı anlamsız ve sıradan gelir?

    Sıradan bir insanım ben, sıradan bir hayata bir kayalığın üstünde oturup bakan. Ben gökyüzüne bakarım; ne zaman mavileşecek de uçurtmamı uçuracağım diye. Ne zaman ağlama sesinin yerini kahkahalar alacak, o zaman benim işim bitti deyip gözlerimi kapatacağım. O zamana dek, ben yine bu dünya için elimden geleni yapacağım. Gönüllülükse eğer, ben en önde giderim. Yardımım dokunacaksa, ben her şeyim. Eğer beyhude çabaların kızıysam eğer, ben hiçim. Bağımsız bir dünya vatandaşının, içten gelen sözleridir bunlar. Altında bir şey aramak anlamsız. Şimdiye kadarki hayatımı bu uğurda harcadıysam eğer, geri kalan ömrümü de bunun için harcamaya değer.

    Sevgi ve barış için,

    Bahanur

18 Aralık 2010 Cumartesi

Seninki kaç santim? - Greenpeace

Seninki kaç santim? - Greenpeace: "2050’de dünyadaki balık stokları tükenecek. Denizleri hala sonsuz bereket kaynağı olarak görüyorsanız çok yanılıyorsunuz. Büyük balıkların %90’ı çoktan yakalandı. Toplam balık stoklarının %60’ı bitti. Gerı kalan %40 ise 40 yıl içinde son bulacak. Balıkların bittiği gün deniz yaşamı da bitecek."

7 Aralık 2010 Salı

İzlandik Ezgiler

   Sabahın erken saatlerinde kendimi Sigur Ros grubuna kaptırmamın altında yatan nedenleri araştırırken, aslında başat sebebin İzlanda'nın kendisi olduğunu kavradım. Malumumuz kendisi uzak ve egzotik ada ülkelerinden biri olup, kaçış anlarımızda sığınmak isteyeceğimiz limanların başında gelebilir.Yolu İzlanda'ya düşenler, İzlanda'nın ne kadar büyüleyici ve saf bir kültüre sahip olduğunu söyleyip öve öve bitiremezler. Ülkenin coğrafik yapısına bakıldığında kuzeyde olduğu görülür, fakat gayzerlerle dolu bu ülkede hava güney kıyılarda ılımandır. İskandinav ülkeleriyle karşılaştırlıdığında daha ılıman olduğu söylenebilir en azından. Anlaşılacağı üzere bugün burada İzlanda ve Sigur Ros için varım. Kendisi İzlanda'nın medarı iftiharı ve benim de ölmeden dinlemem gerekenler listesinde ikinci sırayı alan gruptur.

   Sigur Ros'u İzlanda'yla bağdaştırmamın nedeni, grubun İzlandik kültür öğelerini şarkılarında çok iyi barındırıp bunu dünya piyasasına etkili bir şekilde sunması ve  aynı zamanda kültürlerine belli bir ölçüde sahip çıkmalarıdır. Bakıldığında şarkıların Icelandic (Türkçeye adaptasyonu zor olan bir dili adı) olduğu ve tek tük İngilizce şarkıların olduğu görülür. Anlaşılma kaygısı gütmeden bu kadar güzel ve cennetten çıkma olduğunu bile düşünebileceğiniz şarkıların dünyanın her yerinde dinlenmesi ve müzik otoriteleri tarafından beğenilmesi bana biraz da küyerelleşme kavramını düşündürtmedi değil. Küyerelleşme üzerinde kitap yazılabilecek kadar ayrıntılı bir konu olmasına rağmen bir satırda açıklamak gerekirse onun küresel olanla yerel olanın iç içe geçmesi olduğu söylenebilir. İnsani duyguların evrenselliği ve İzlanda kültürünün yerelliğinin bir potada eritilmesinden doğan bu leziz müzik en iyi örneklerden biri olabilir.

    Örneğini bloğumda verdiğim müzik bir denizcinin hayatını anlatır ve denizcilik kültürünün İzlanda gibi okyanus ülkelerinde ekonomik açıdan hayati önem taşıdığı coğrafyayla ilgilenen herkes tarafından bilinir. Kültürün müziğe adaptasyonu ve bu yolla küreselleşmesini desteklerken, aklıma Türkiye'deki popüler kültür ve müziğimizin yok oluşu konusu da gelmedi değil. Bu da ayrı bir panel konusu olurdu muhtemelen. Sertab Erener'in Eurovision başarısı aslında kendi müziğine sahip çıkıp, ödün vermeden icra etmenin getirilerini gösterme bakımından şahane bir örnektir. Örneklerin çoğalması dileğimizdir, biz İzlanda'ya dönelim.

    Nüfus yoğunluğunu çok düşük olduğu ve halkın çoğunluğunun Reykjavik'te yoğunlaşması bize başkentin ülke için ekonomik açıdan hayati önemi olduğunu gösteriyor. Gelişmiş bir Avrupa ülkesi olarak gösterilen İzlanda'nın her ne kadar tarihi bağlantıları olduğu ana karayla ilgisi olsa da aslında kendi kültürünü yaratmış bir ülke olduğu görülür. Bankacılık, dolayısıyla hizmet sektörünün gelişmiş olduğu İzlanda, doğal kaynaklara duyduğu saygıyla da diğer ülkelerin bir adım önüne geçiyor.


    Gayzerler ve diğer doğal kaynaklar ülkede elektrik ve su gibi harcamaların bedava olmasını sağlıyor. AB üyesi bir ülke olmayan İzlanda, iyi ki de değil dedirttiriyor aslında. Acaba koruyabilir miydi o kendine has narin havayı batıya çok fazla karışmış olsaydı? Bilinmez.Demokrasiyle yönetilen ve insan hakları duyarlılığının had safhada olduğu, minik ve sevimli bir ülke desem, çok mu elit ve üstün körü bir yorum yapmış olurum? Sanırım evet. Saeglopur denizci manasına geliyor Icelandic dilinde, tam da İzlanda masalına uygun düşen bir şarkı ismi değil mi ama? Siz en iyisi kendinizi Saeglopur büyüsüne kaptırıp, kendi içinizde yaşayın İzlandik ezgilerini, her gün Türkiye'nin nağmelerini birilerinden dinlediğimiz gibi...

    Politikadan birazcık da olsa uzakta, bir saati kendinize adayıp, okuyun  Jules Verne'nin o fantastik güzellikteki Dünyanın Merkezine Seyahat'e ilham kaynağı olmuş şu güzel ülkeyi. İlla savaşlar mı bizi ilgilendirmeli? Duramaz mıyız kötü haber duymadan? İlgilendirmez mi bizi de barışlar savaşlar kadar? İroniler toplumu olarak, her ikisini de içinde eritmeyi bilen ve bununla çok iyi yaşayan bir millet olarak İzlanda soğuğu biraz çarpabilir, dikkat!

  

  



  

21 Kasım 2010 Pazar

Aung San Suu Kyi Sonunda Serbest

   Güneydoğu Asya politikasıyla biraz da olsa ilgilenen her kişi Aung San Suu Kyi'nin kim olduğunu az buçuk bilir. Eski blog yazılarımda Myanmar'dan bahsetmiş ve Aung San'ı yazmadan geçmemiştim. Muhalif lider Aung'un askeri cunta tarafından ev hapsine mahkum edilip 20 yıl sonra dünya basınının baskısıyla ve insan hakları örgütlerinin yoğun çalışmalarıyla geçtiğimiz günlerde mahkumiyetinden kurtulduktan sonra aktif siyasette rol oynayıp oynamayacağı henüz belli değil.

    Halkın askeri cuntadan çektiği sıkıntılar bir yana, fakirlikte Myanmar'da başlı başına bir dert. Halkın gelir seviyesi GSMH'in altında ve bu da yoksulluk sınırının ne kadar düşük olduğunu işaret ediyor. Halk halinden elbette memnun değil, ama askeri cunta öncesi ülkenin mali durumunun daha iyi olduğu gerçeği var. Daha önce bahsettiğim gibi, Myanmarlılar kendilerine Burmalı, ülkelerine de Burma denmesini istiyorlar. Myanmar askeri cuntadan sonra ülkeye verilen isim olabilir, çünkü eski coğrafya atlaslarında ülkenin adı Birmanya olarak gösteriliyor.Bu da aslında bir nevi yönetimden memnun olan ve olmayan Burmalıları bize açıkça gösteriyor.

    Askeri yönetimlerin ülke için maddi ve manevi zararları bilindiktir bizim için, çünkü bizler de ihtilal çocuklarıyız. Hayat herkese bir şaka yapmıştır 1980'lerde. Biz yaşamamış olsak da (90 kuşağında doğanlardanım ben) ailelerden duyarız etkilerini. Dünyanın hiçbir yerinde tutmamış ve sonuçları belli olan bu sıkı yönetim aşkının ne zaman tamamıyla terkedileceği belli olmasa da, kendi içinde çalkalanan cunta ülkelerinde durum aşikar. Gerileme ve siyasi çalkantıların ülkesinde yaşamak ve vatandaş olarak haklarını dilediğince yaşayamamak. Kulağa ne kadar kötü gelse de bu yönetimin var olduğunu bilmek gerek.

    Peki Burma'da şimdi neler olacak? Aung'un eski partisi (Natioanal League for Democracy) tekrar siyasi hayata devam edecek mi? Ederse Aung'un tekrar ev hapsine yollanması ihtimali nedir? Dünya basını ve ben hapisten Aung'un kurtuluş sevincini yaşarken, bir yerlerde Aung için tekrar tutuklama kararları çıkabilir. Son haberler bu doğrultuda ve Nobel Barış Ödülü sahibi, benim ilham kaynaklarımdan olan bu barış simgesi muhalif liderin sonu ne olacak? Dileğim kendisinin emekliye ayrılıp geri kalan ömrünü politikadan uzak geçirmesi. Fakat tecrübeyle sabittir ki politika öyle kolayca bırakılacak bir şey de değil (bkz: Necmettin Erbakan).

    Babasının da zamanında suikaste kurban gitmiş olması bana Benazir Bhutto olayındaki benzerliği çağrıştırıyor ve bu beni biraz da korkutuyor. Onun gibi barış adına yaşamış bir kadının kendini bilmez bir cunta tarafından katledilmesi fikrinden ölesiye korkarak yazımı bitiriyor ve geçmiş bayramınızı kutluyorum.

   Barış çanları bu kez Aung San Suu Kyi için...

14 Kasım 2010 Pazar

Bir Gün, Bir Hayat, Bir Tarih...

   Uyandım, saat 8 buçuktu, takvimlerse 10 Kasım'ı gösteriyordu. İdrak etmek biraz vaktimi aldı. Liseden koptuğumdan beri bu tür özel günlere olan ilgi biraz azalıyor gibi. Doğanın kanunu büyüdükçe dünyevi şeylere daha bir yapışmak, gerçeklik denen kuyuya olanca hızınla düşmek. Realizmden dem vurup üstadları kızdırmak ne haddime, geçiştirelim bu konuyu da ''Aman, el alem ne der!'' diye. Bu da bilincin derinliklerinde kaybolan, yenmiş yutulmuşlardan olsun ki başımız rahat olsun!

   Hazırlanıp evden çıktım. Siren sesleri yayılırken şehrin o kasvetli sabah havasına, derin bir nefes alıp silkindim. Anladım, bugün o günlerden biriydi. Kaybedilenin arkasından sadece bir gün ağlayıp ikinci gün hayatına kaldığın yerden devam etme günü. Hiçbir şey olmamış gibi yaşama, bir gün (o da şüpheli) hatırlayıp sonrasında bir dahaki seneyi bekleme günüydü 10 Kasım da... O da unutulup gitmeye, tarihin sarı yapraklarına karışmaya mahkumdu diğer günler gibi.

   Hüzünlendim, caddede yürürken hayatlar geçti yanımdan. Baktım, bir duraksadım ve merak ettim, acaba 10 Kasım onlar için ne ifade ediyor diye. Ortasında durdum kalabalığın, ne yapacaklar diye. Hiç kimse bir şey yapmadı haliyle, hayat aktı yine olanca hızıyla onlar için. Benim için zaman durdu 9'u 5 geçince. Araba sesleri duyulmaz oldu, trafik durdu ve mekan değişti. Kendimi 20. yüzyılın başında İstanbul sokaklarında buldum. Etrafta koşan insanlar vardı, ''O öldü!'' diyen sesler çevremi sardı...

   O kadar yabancıydım ki kendi insanıma orada, soramadım cesaret edip de... Ama anladım. O ölmüştü ve ben 1938 yılının tam içindeydim. Anneannem tam da bu tarihte ve İstanbul'da doğdu. Büyükannem üzüntüsünden erken doğum yapmış. Atatürk çocuğu olarak doğdu canım anneannem ve ölene kadar da bunu sayıklayacak. Anneannemi görürüm umuduyla Beşiktaş'a gittim yarıp kalabalığı... Oradaydı işte, minicik ve doğduğu günün önemini bilmeden masumca yatıyor beşiğinde. Geri döndüm, dokunmadım tarihin akışına...

   Sokakları insan almıyordu, her yer ağlayan halkla doluydu ve sonunda O geldi... Sonsuz uykusuna yattığı tabutuyla, binlerce ağlayanıyla, dostuyla, düşmanıyla. Dizlerimin bağı çözüldü ve hissettim. O ölmemişti aslında geriye dönüp o kalabalığa baktığımda. Binlerce Atatürk vardı etrafta sözler verip antlar okuyan... Her biri birer kahramana dönüşmüş o halkın gözünde cesareti ve sevgiyi gördüm. Gördüğümde de içimde bir şeyler aktı gitti. 21. yüzyılın esir çocuğu olarak ben ne yapabilirdim günümüzün sözde postmodern gençliğine?

   Düşündüğüm anda zaman mefhumu geri geldi ve kendimi yine o kalabalık caddede buldum. Buruk bir hüzünle gülümseyip, sabahın köründeki hayalperestliğimin sınırları zorlamasına şaşarak, yoluma devam ettim. İnsanlar aynıydı ve gerçek değişmeyecekti. O gün yeni bir parça ekledim kendime ve o yola öyle devam ettim. Ben, ben değilim derler ya hani, biraz öyleyim. Daha sakin, buruk ve düşünceliyim.

   Acaba Atatürk yaşasaydı ve bizden biri olsaydı? Gerçekten ne derdi 2000'li yıllara, getiri ve götürülerine? Düşündüm bunu da. Yavaşça O'nun için duamı edip, saygı duruşuna durup bir de bayrak astım. Yeter dediler, tamam dedim. Dayanamadım, bir de bu yazıyı yazdım.  Ata'm, tamam mıdır desem, eminim ''Yetmez çocuk'' derdi. Yetmez Ata'm bilirim, ama bununla idare et bu sene de. Gör bak, daha neler yapacağm seni gururlandırmak için... Söz veriyorum: Türk sözü...

   Herkes adına düşünüp, tüm yükü sırtlıyorum. Ben yazıyorum, siz okuyorsunuz. Ben düşünürken çoğu insan uyuyor. Böyle de mutluyum ben, devam ederim sanırım uzunca bir süre daha. Geç kalmış bir 10 Kasım yazısıydı bu, özür dilerim. Geç olsun da güç olmasın diyelim de bir ''ATA''sözü ile bugünü de kurtaralım!

3 Kasım 2010 Çarşamba

Hastaneye Düşmeden Evvel İki Kere Düşünmek Gerekir(miş)!

  Bana bu lafı ettiren X ili devlet hastanesine öncelikle buradan teşekkürlerimi (!!!) sunarım, sağ olun, var olun yazıma ilham kaynağı oldunuz! Siz olmasanız belki de bugün daha sağlıklı olacaktım, buna da şükür, sayenizde baş ağrısı çeken adama nasıl tansiyon serumu verildiğini de öğrenip tıpta devrim yaptım! Aman efendim, sakın alınayım demeyin! İyiyim ben, şunun şurası bana bir sınava mal oldunuz! Sınav nedir ki sizin dün gece üstümdeki emeğiniz karşılığında!

  Dün gece ağır bir ateş ve baş ağrısı yüzünden kıvranırken, nereden ettiysem ettim kendimi bir devlet hastanesine attım, bin pişmanım başlıktan da anlaşılacağı üzere. Başta bile bile lades deyip yüce ninelerimizin eski yöntemlerine uyup, ne olacak sanki ucunda ölüm mü! var deyip sirkeli su falan derken akşamı zor ettim. Baktık olmayacak, bir hastaneye falan gidelim aman vizeler öncesi sakata gelmeyeyim dedim tabir-i caizse. Arkadaşla bir taksi tutup (burada ayrı parantez açmak gerek, bayağı bir kazıklanmışız taksimetre sayacı sayesinde aslında!) en yakın (Allah'tan yakındı!! Yolda ruhumu teslim ediyorum artık dediğim anda Azrail'le hesaplaşmam acilin önünde bitti, umarım başka güne kalır bu!) devlet hastanesine gittik.

   İçeriye olabilecek en kötü ve hasta halde girdim, hasta kabulün önünde bekliyorum. Bu işlere bakan beyefendi tam 10 dakika beni sağlık güvencesi adı altında bekletip, bir de babamın emekli sandığını güncelletmediğini söyleyip tahakkuk name istedi, kim uğraşacaksa artık, tam iyimserlik! Ben yavaştan kayıyorum ama zemine bu arada iyice ateşim çıkmış durumda. Ardından güç bela adını şimdi hatırlamadığım saçma sapan bir masaya daha uğrayıp asıl şoku (aslında hepsi şok da, bu en öldürücü darbeydi!) orada yaşadım. Tablo şöyle: Her halinden ateşi olduğu belli olan bet beniz gitmiş bir kız, arkadaşı yardımıyla ayakta duruyor. Diğer yanda da halimi görüp de dalga geçercesine (artık bunun argosunu da kullanmayayım, ciddi iş yapıyorum şurada!) utanmadan 'Neyiniz var'' deyip de sinir ve saygı katsayımı bayağı bir zorlayan yeni bir görevli!

   Verdim cevabı, vallahi de verdim! ''Çok iyiyim ben aslında sağlıklıyım da, sizi bir ziyarete geleyim dedim!!!'' demem üzerine ''O zaman sağlıklı yazayım ben buraya'' diyen bir zihniyet! Allahım, sana geliyoruuum deyip besmele çekmem üzerine sevgili kankam devreye girip durumumu (karşımdaki zaten kör ötesi, daha enjeksiyonla serumu ayırabilir mi bilmiyorum ki, hastayla sağlıklıyı ayırsın!!!) bir nebze de olsa tarif etti. İçeride yirmi dakika bekletilip yanlış tedavi gördükten sonra, eve kaçtım! Evet, bıraktım geldim ve ertesi gün yine hasta bir şekilde nine tedavime döndüm.

    Şu an gayet iyiyim, sağ olsun Türkiye'm ve sorunları beni ayakta tutuyor ve ''Sen de ölürsen, ne olur bu gençlik'' dedirtiyor da kalan iki dirhem nefesimi burada harcıyorum. Kimi nasıl suçlasak da bu işin altından çıksak tekerlemesi yapıp dizsek sorunları ne çıkar altından acep?

    *Doktorların ve memurların düşük maaşları,

    *Devletin sosyal politikadan ayrılıp daha çok canını alma politikasına yönelmesi,

    *Çalışma koşulları,

    *Ve hastane çalışanlarının psikoloji bilgisinden tamamen yoksun olması.


    Acaba verilmiyor mu hasta psikolojisi dersi tıp fakültelerinde? Nedir bu devlet hastanelerinin bitmeyen çilesi? Milletin özel hastaneye gidip de bugün de insan muamelesi görelim cinsinden taleplerini artık daha haklı buluyor ve geçmişteki hastane kapitalizmi yaklaşımı üzerindeki eleştirimi geri alıp: Ne mutlu özel hastaneye diyorum!

    Katılın ya da katılmayın, bu pek de benim ve diğerlerinin acı çektiği gerçeğini değiştirmeyecek! Yine de karar yüce milletindir, buyurun meydana!