6 Aralık 2010 Pazartesi
21 Kasım 2010 Pazar
Aung San Suu Kyi Sonunda Serbest
Güneydoğu Asya politikasıyla biraz da olsa ilgilenen her kişi Aung San Suu Kyi'nin kim olduğunu az buçuk bilir. Eski blog yazılarımda Myanmar'dan bahsetmiş ve Aung San'ı yazmadan geçmemiştim. Muhalif lider Aung'un askeri cunta tarafından ev hapsine mahkum edilip 20 yıl sonra dünya basınının baskısıyla ve insan hakları örgütlerinin yoğun çalışmalarıyla geçtiğimiz günlerde mahkumiyetinden kurtulduktan sonra aktif siyasette rol oynayıp oynamayacağı henüz belli değil.
Halkın askeri cuntadan çektiği sıkıntılar bir yana, fakirlikte Myanmar'da başlı başına bir dert. Halkın gelir seviyesi GSMH'in altında ve bu da yoksulluk sınırının ne kadar düşük olduğunu işaret ediyor. Halk halinden elbette memnun değil, ama askeri cunta öncesi ülkenin mali durumunun daha iyi olduğu gerçeği var. Daha önce bahsettiğim gibi, Myanmarlılar kendilerine Burmalı, ülkelerine de Burma denmesini istiyorlar. Myanmar askeri cuntadan sonra ülkeye verilen isim olabilir, çünkü eski coğrafya atlaslarında ülkenin adı Birmanya olarak gösteriliyor.Bu da aslında bir nevi yönetimden memnun olan ve olmayan Burmalıları bize açıkça gösteriyor.
Askeri yönetimlerin ülke için maddi ve manevi zararları bilindiktir bizim için, çünkü bizler de ihtilal çocuklarıyız. Hayat herkese bir şaka yapmıştır 1980'lerde. Biz yaşamamış olsak da (90 kuşağında doğanlardanım ben) ailelerden duyarız etkilerini. Dünyanın hiçbir yerinde tutmamış ve sonuçları belli olan bu sıkı yönetim aşkının ne zaman tamamıyla terkedileceği belli olmasa da, kendi içinde çalkalanan cunta ülkelerinde durum aşikar. Gerileme ve siyasi çalkantıların ülkesinde yaşamak ve vatandaş olarak haklarını dilediğince yaşayamamak. Kulağa ne kadar kötü gelse de bu yönetimin var olduğunu bilmek gerek.
Peki Burma'da şimdi neler olacak? Aung'un eski partisi (Natioanal League for Democracy) tekrar siyasi hayata devam edecek mi? Ederse Aung'un tekrar ev hapsine yollanması ihtimali nedir? Dünya basını ve ben hapisten Aung'un kurtuluş sevincini yaşarken, bir yerlerde Aung için tekrar tutuklama kararları çıkabilir. Son haberler bu doğrultuda ve Nobel Barış Ödülü sahibi, benim ilham kaynaklarımdan olan bu barış simgesi muhalif liderin sonu ne olacak? Dileğim kendisinin emekliye ayrılıp geri kalan ömrünü politikadan uzak geçirmesi. Fakat tecrübeyle sabittir ki politika öyle kolayca bırakılacak bir şey de değil (bkz: Necmettin Erbakan).
Babasının da zamanında suikaste kurban gitmiş olması bana Benazir Bhutto olayındaki benzerliği çağrıştırıyor ve bu beni biraz da korkutuyor. Onun gibi barış adına yaşamış bir kadının kendini bilmez bir cunta tarafından katledilmesi fikrinden ölesiye korkarak yazımı bitiriyor ve geçmiş bayramınızı kutluyorum.
Barış çanları bu kez Aung San Suu Kyi için...
Halkın askeri cuntadan çektiği sıkıntılar bir yana, fakirlikte Myanmar'da başlı başına bir dert. Halkın gelir seviyesi GSMH'in altında ve bu da yoksulluk sınırının ne kadar düşük olduğunu işaret ediyor. Halk halinden elbette memnun değil, ama askeri cunta öncesi ülkenin mali durumunun daha iyi olduğu gerçeği var. Daha önce bahsettiğim gibi, Myanmarlılar kendilerine Burmalı, ülkelerine de Burma denmesini istiyorlar. Myanmar askeri cuntadan sonra ülkeye verilen isim olabilir, çünkü eski coğrafya atlaslarında ülkenin adı Birmanya olarak gösteriliyor.Bu da aslında bir nevi yönetimden memnun olan ve olmayan Burmalıları bize açıkça gösteriyor.
Askeri yönetimlerin ülke için maddi ve manevi zararları bilindiktir bizim için, çünkü bizler de ihtilal çocuklarıyız. Hayat herkese bir şaka yapmıştır 1980'lerde. Biz yaşamamış olsak da (90 kuşağında doğanlardanım ben) ailelerden duyarız etkilerini. Dünyanın hiçbir yerinde tutmamış ve sonuçları belli olan bu sıkı yönetim aşkının ne zaman tamamıyla terkedileceği belli olmasa da, kendi içinde çalkalanan cunta ülkelerinde durum aşikar. Gerileme ve siyasi çalkantıların ülkesinde yaşamak ve vatandaş olarak haklarını dilediğince yaşayamamak. Kulağa ne kadar kötü gelse de bu yönetimin var olduğunu bilmek gerek.
Peki Burma'da şimdi neler olacak? Aung'un eski partisi (Natioanal League for Democracy) tekrar siyasi hayata devam edecek mi? Ederse Aung'un tekrar ev hapsine yollanması ihtimali nedir? Dünya basını ve ben hapisten Aung'un kurtuluş sevincini yaşarken, bir yerlerde Aung için tekrar tutuklama kararları çıkabilir. Son haberler bu doğrultuda ve Nobel Barış Ödülü sahibi, benim ilham kaynaklarımdan olan bu barış simgesi muhalif liderin sonu ne olacak? Dileğim kendisinin emekliye ayrılıp geri kalan ömrünü politikadan uzak geçirmesi. Fakat tecrübeyle sabittir ki politika öyle kolayca bırakılacak bir şey de değil (bkz: Necmettin Erbakan).
Babasının da zamanında suikaste kurban gitmiş olması bana Benazir Bhutto olayındaki benzerliği çağrıştırıyor ve bu beni biraz da korkutuyor. Onun gibi barış adına yaşamış bir kadının kendini bilmez bir cunta tarafından katledilmesi fikrinden ölesiye korkarak yazımı bitiriyor ve geçmiş bayramınızı kutluyorum.
Barış çanları bu kez Aung San Suu Kyi için...
14 Kasım 2010 Pazar
Bir Gün, Bir Hayat, Bir Tarih...
Uyandım, saat 8 buçuktu, takvimlerse 10 Kasım'ı gösteriyordu. İdrak etmek biraz vaktimi aldı. Liseden koptuğumdan beri bu tür özel günlere olan ilgi biraz azalıyor gibi. Doğanın kanunu büyüdükçe dünyevi şeylere daha bir yapışmak, gerçeklik denen kuyuya olanca hızınla düşmek. Realizmden dem vurup üstadları kızdırmak ne haddime, geçiştirelim bu konuyu da ''Aman, el alem ne der!'' diye. Bu da bilincin derinliklerinde kaybolan, yenmiş yutulmuşlardan olsun ki başımız rahat olsun!
Hazırlanıp evden çıktım. Siren sesleri yayılırken şehrin o kasvetli sabah havasına, derin bir nefes alıp silkindim. Anladım, bugün o günlerden biriydi. Kaybedilenin arkasından sadece bir gün ağlayıp ikinci gün hayatına kaldığın yerden devam etme günü. Hiçbir şey olmamış gibi yaşama, bir gün (o da şüpheli) hatırlayıp sonrasında bir dahaki seneyi bekleme günüydü 10 Kasım da... O da unutulup gitmeye, tarihin sarı yapraklarına karışmaya mahkumdu diğer günler gibi.
Hüzünlendim, caddede yürürken hayatlar geçti yanımdan. Baktım, bir duraksadım ve merak ettim, acaba 10 Kasım onlar için ne ifade ediyor diye. Ortasında durdum kalabalığın, ne yapacaklar diye. Hiç kimse bir şey yapmadı haliyle, hayat aktı yine olanca hızıyla onlar için. Benim için zaman durdu 9'u 5 geçince. Araba sesleri duyulmaz oldu, trafik durdu ve mekan değişti. Kendimi 20. yüzyılın başında İstanbul sokaklarında buldum. Etrafta koşan insanlar vardı, ''O öldü!'' diyen sesler çevremi sardı...
O kadar yabancıydım ki kendi insanıma orada, soramadım cesaret edip de... Ama anladım. O ölmüştü ve ben 1938 yılının tam içindeydim. Anneannem tam da bu tarihte ve İstanbul'da doğdu. Büyükannem üzüntüsünden erken doğum yapmış. Atatürk çocuğu olarak doğdu canım anneannem ve ölene kadar da bunu sayıklayacak. Anneannemi görürüm umuduyla Beşiktaş'a gittim yarıp kalabalığı... Oradaydı işte, minicik ve doğduğu günün önemini bilmeden masumca yatıyor beşiğinde. Geri döndüm, dokunmadım tarihin akışına...
Sokakları insan almıyordu, her yer ağlayan halkla doluydu ve sonunda O geldi... Sonsuz uykusuna yattığı tabutuyla, binlerce ağlayanıyla, dostuyla, düşmanıyla. Dizlerimin bağı çözüldü ve hissettim. O ölmemişti aslında geriye dönüp o kalabalığa baktığımda. Binlerce Atatürk vardı etrafta sözler verip antlar okuyan... Her biri birer kahramana dönüşmüş o halkın gözünde cesareti ve sevgiyi gördüm. Gördüğümde de içimde bir şeyler aktı gitti. 21. yüzyılın esir çocuğu olarak ben ne yapabilirdim günümüzün sözde postmodern gençliğine?
Düşündüğüm anda zaman mefhumu geri geldi ve kendimi yine o kalabalık caddede buldum. Buruk bir hüzünle gülümseyip, sabahın köründeki hayalperestliğimin sınırları zorlamasına şaşarak, yoluma devam ettim. İnsanlar aynıydı ve gerçek değişmeyecekti. O gün yeni bir parça ekledim kendime ve o yola öyle devam ettim. Ben, ben değilim derler ya hani, biraz öyleyim. Daha sakin, buruk ve düşünceliyim.
Acaba Atatürk yaşasaydı ve bizden biri olsaydı? Gerçekten ne derdi 2000'li yıllara, getiri ve götürülerine? Düşündüm bunu da. Yavaşça O'nun için duamı edip, saygı duruşuna durup bir de bayrak astım. Yeter dediler, tamam dedim. Dayanamadım, bir de bu yazıyı yazdım. Ata'm, tamam mıdır desem, eminim ''Yetmez çocuk'' derdi. Yetmez Ata'm bilirim, ama bununla idare et bu sene de. Gör bak, daha neler yapacağm seni gururlandırmak için... Söz veriyorum: Türk sözü...
Herkes adına düşünüp, tüm yükü sırtlıyorum. Ben yazıyorum, siz okuyorsunuz. Ben düşünürken çoğu insan uyuyor. Böyle de mutluyum ben, devam ederim sanırım uzunca bir süre daha. Geç kalmış bir 10 Kasım yazısıydı bu, özür dilerim. Geç olsun da güç olmasın diyelim de bir ''ATA''sözü ile bugünü de kurtaralım!
Hazırlanıp evden çıktım. Siren sesleri yayılırken şehrin o kasvetli sabah havasına, derin bir nefes alıp silkindim. Anladım, bugün o günlerden biriydi. Kaybedilenin arkasından sadece bir gün ağlayıp ikinci gün hayatına kaldığın yerden devam etme günü. Hiçbir şey olmamış gibi yaşama, bir gün (o da şüpheli) hatırlayıp sonrasında bir dahaki seneyi bekleme günüydü 10 Kasım da... O da unutulup gitmeye, tarihin sarı yapraklarına karışmaya mahkumdu diğer günler gibi.
Hüzünlendim, caddede yürürken hayatlar geçti yanımdan. Baktım, bir duraksadım ve merak ettim, acaba 10 Kasım onlar için ne ifade ediyor diye. Ortasında durdum kalabalığın, ne yapacaklar diye. Hiç kimse bir şey yapmadı haliyle, hayat aktı yine olanca hızıyla onlar için. Benim için zaman durdu 9'u 5 geçince. Araba sesleri duyulmaz oldu, trafik durdu ve mekan değişti. Kendimi 20. yüzyılın başında İstanbul sokaklarında buldum. Etrafta koşan insanlar vardı, ''O öldü!'' diyen sesler çevremi sardı...
O kadar yabancıydım ki kendi insanıma orada, soramadım cesaret edip de... Ama anladım. O ölmüştü ve ben 1938 yılının tam içindeydim. Anneannem tam da bu tarihte ve İstanbul'da doğdu. Büyükannem üzüntüsünden erken doğum yapmış. Atatürk çocuğu olarak doğdu canım anneannem ve ölene kadar da bunu sayıklayacak. Anneannemi görürüm umuduyla Beşiktaş'a gittim yarıp kalabalığı... Oradaydı işte, minicik ve doğduğu günün önemini bilmeden masumca yatıyor beşiğinde. Geri döndüm, dokunmadım tarihin akışına...
Sokakları insan almıyordu, her yer ağlayan halkla doluydu ve sonunda O geldi... Sonsuz uykusuna yattığı tabutuyla, binlerce ağlayanıyla, dostuyla, düşmanıyla. Dizlerimin bağı çözüldü ve hissettim. O ölmemişti aslında geriye dönüp o kalabalığa baktığımda. Binlerce Atatürk vardı etrafta sözler verip antlar okuyan... Her biri birer kahramana dönüşmüş o halkın gözünde cesareti ve sevgiyi gördüm. Gördüğümde de içimde bir şeyler aktı gitti. 21. yüzyılın esir çocuğu olarak ben ne yapabilirdim günümüzün sözde postmodern gençliğine?
Düşündüğüm anda zaman mefhumu geri geldi ve kendimi yine o kalabalık caddede buldum. Buruk bir hüzünle gülümseyip, sabahın köründeki hayalperestliğimin sınırları zorlamasına şaşarak, yoluma devam ettim. İnsanlar aynıydı ve gerçek değişmeyecekti. O gün yeni bir parça ekledim kendime ve o yola öyle devam ettim. Ben, ben değilim derler ya hani, biraz öyleyim. Daha sakin, buruk ve düşünceliyim.
Acaba Atatürk yaşasaydı ve bizden biri olsaydı? Gerçekten ne derdi 2000'li yıllara, getiri ve götürülerine? Düşündüm bunu da. Yavaşça O'nun için duamı edip, saygı duruşuna durup bir de bayrak astım. Yeter dediler, tamam dedim. Dayanamadım, bir de bu yazıyı yazdım. Ata'm, tamam mıdır desem, eminim ''Yetmez çocuk'' derdi. Yetmez Ata'm bilirim, ama bununla idare et bu sene de. Gör bak, daha neler yapacağm seni gururlandırmak için... Söz veriyorum: Türk sözü...
Herkes adına düşünüp, tüm yükü sırtlıyorum. Ben yazıyorum, siz okuyorsunuz. Ben düşünürken çoğu insan uyuyor. Böyle de mutluyum ben, devam ederim sanırım uzunca bir süre daha. Geç kalmış bir 10 Kasım yazısıydı bu, özür dilerim. Geç olsun da güç olmasın diyelim de bir ''ATA''sözü ile bugünü de kurtaralım!
3 Kasım 2010 Çarşamba
Hastaneye Düşmeden Evvel İki Kere Düşünmek Gerekir(miş)!
Bana bu lafı ettiren X ili devlet hastanesine öncelikle buradan teşekkürlerimi (!!!) sunarım, sağ olun, var olun yazıma ilham kaynağı oldunuz! Siz olmasanız belki de bugün daha sağlıklı olacaktım, buna da şükür, sayenizde baş ağrısı çeken adama nasıl tansiyon serumu verildiğini de öğrenip tıpta devrim yaptım! Aman efendim, sakın alınayım demeyin! İyiyim ben, şunun şurası bana bir sınava mal oldunuz! Sınav nedir ki sizin dün gece üstümdeki emeğiniz karşılığında!
Dün gece ağır bir ateş ve baş ağrısı yüzünden kıvranırken, nereden ettiysem ettim kendimi bir devlet hastanesine attım, bin pişmanım başlıktan da anlaşılacağı üzere. Başta bile bile lades deyip yüce ninelerimizin eski yöntemlerine uyup, ne olacak sanki ucunda ölüm mü! var deyip sirkeli su falan derken akşamı zor ettim. Baktık olmayacak, bir hastaneye falan gidelim aman vizeler öncesi sakata gelmeyeyim dedim tabir-i caizse. Arkadaşla bir taksi tutup (burada ayrı parantez açmak gerek, bayağı bir kazıklanmışız taksimetre sayacı sayesinde aslında!) en yakın (Allah'tan yakındı!! Yolda ruhumu teslim ediyorum artık dediğim anda Azrail'le hesaplaşmam acilin önünde bitti, umarım başka güne kalır bu!) devlet hastanesine gittik.
İçeriye olabilecek en kötü ve hasta halde girdim, hasta kabulün önünde bekliyorum. Bu işlere bakan beyefendi tam 10 dakika beni sağlık güvencesi adı altında bekletip, bir de babamın emekli sandığını güncelletmediğini söyleyip tahakkuk name istedi, kim uğraşacaksa artık, tam iyimserlik! Ben yavaştan kayıyorum ama zemine bu arada iyice ateşim çıkmış durumda. Ardından güç bela adını şimdi hatırlamadığım saçma sapan bir masaya daha uğrayıp asıl şoku (aslında hepsi şok da, bu en öldürücü darbeydi!) orada yaşadım. Tablo şöyle: Her halinden ateşi olduğu belli olan bet beniz gitmiş bir kız, arkadaşı yardımıyla ayakta duruyor. Diğer yanda da halimi görüp de dalga geçercesine (artık bunun argosunu da kullanmayayım, ciddi iş yapıyorum şurada!) utanmadan 'Neyiniz var'' deyip de sinir ve saygı katsayımı bayağı bir zorlayan yeni bir görevli!
Verdim cevabı, vallahi de verdim! ''Çok iyiyim ben aslında sağlıklıyım da, sizi bir ziyarete geleyim dedim!!!'' demem üzerine ''O zaman sağlıklı yazayım ben buraya'' diyen bir zihniyet! Allahım, sana geliyoruuum deyip besmele çekmem üzerine sevgili kankam devreye girip durumumu (karşımdaki zaten kör ötesi, daha enjeksiyonla serumu ayırabilir mi bilmiyorum ki, hastayla sağlıklıyı ayırsın!!!) bir nebze de olsa tarif etti. İçeride yirmi dakika bekletilip yanlış tedavi gördükten sonra, eve kaçtım! Evet, bıraktım geldim ve ertesi gün yine hasta bir şekilde nine tedavime döndüm.
Şu an gayet iyiyim, sağ olsun Türkiye'm ve sorunları beni ayakta tutuyor ve ''Sen de ölürsen, ne olur bu gençlik'' dedirtiyor da kalan iki dirhem nefesimi burada harcıyorum. Kimi nasıl suçlasak da bu işin altından çıksak tekerlemesi yapıp dizsek sorunları ne çıkar altından acep?
*Doktorların ve memurların düşük maaşları,
*Devletin sosyal politikadan ayrılıp daha çok canını alma politikasına yönelmesi,
*Çalışma koşulları,
*Ve hastane çalışanlarının psikoloji bilgisinden tamamen yoksun olması.
Acaba verilmiyor mu hasta psikolojisi dersi tıp fakültelerinde? Nedir bu devlet hastanelerinin bitmeyen çilesi? Milletin özel hastaneye gidip de bugün de insan muamelesi görelim cinsinden taleplerini artık daha haklı buluyor ve geçmişteki hastane kapitalizmi yaklaşımı üzerindeki eleştirimi geri alıp: Ne mutlu özel hastaneye diyorum!
Katılın ya da katılmayın, bu pek de benim ve diğerlerinin acı çektiği gerçeğini değiştirmeyecek! Yine de karar yüce milletindir, buyurun meydana!
Dün gece ağır bir ateş ve baş ağrısı yüzünden kıvranırken, nereden ettiysem ettim kendimi bir devlet hastanesine attım, bin pişmanım başlıktan da anlaşılacağı üzere. Başta bile bile lades deyip yüce ninelerimizin eski yöntemlerine uyup, ne olacak sanki ucunda ölüm mü! var deyip sirkeli su falan derken akşamı zor ettim. Baktık olmayacak, bir hastaneye falan gidelim aman vizeler öncesi sakata gelmeyeyim dedim tabir-i caizse. Arkadaşla bir taksi tutup (burada ayrı parantez açmak gerek, bayağı bir kazıklanmışız taksimetre sayacı sayesinde aslında!) en yakın (Allah'tan yakındı!! Yolda ruhumu teslim ediyorum artık dediğim anda Azrail'le hesaplaşmam acilin önünde bitti, umarım başka güne kalır bu!) devlet hastanesine gittik.
İçeriye olabilecek en kötü ve hasta halde girdim, hasta kabulün önünde bekliyorum. Bu işlere bakan beyefendi tam 10 dakika beni sağlık güvencesi adı altında bekletip, bir de babamın emekli sandığını güncelletmediğini söyleyip tahakkuk name istedi, kim uğraşacaksa artık, tam iyimserlik! Ben yavaştan kayıyorum ama zemine bu arada iyice ateşim çıkmış durumda. Ardından güç bela adını şimdi hatırlamadığım saçma sapan bir masaya daha uğrayıp asıl şoku (aslında hepsi şok da, bu en öldürücü darbeydi!) orada yaşadım. Tablo şöyle: Her halinden ateşi olduğu belli olan bet beniz gitmiş bir kız, arkadaşı yardımıyla ayakta duruyor. Diğer yanda da halimi görüp de dalga geçercesine (artık bunun argosunu da kullanmayayım, ciddi iş yapıyorum şurada!) utanmadan 'Neyiniz var'' deyip de sinir ve saygı katsayımı bayağı bir zorlayan yeni bir görevli!
Verdim cevabı, vallahi de verdim! ''Çok iyiyim ben aslında sağlıklıyım da, sizi bir ziyarete geleyim dedim!!!'' demem üzerine ''O zaman sağlıklı yazayım ben buraya'' diyen bir zihniyet! Allahım, sana geliyoruuum deyip besmele çekmem üzerine sevgili kankam devreye girip durumumu (karşımdaki zaten kör ötesi, daha enjeksiyonla serumu ayırabilir mi bilmiyorum ki, hastayla sağlıklıyı ayırsın!!!) bir nebze de olsa tarif etti. İçeride yirmi dakika bekletilip yanlış tedavi gördükten sonra, eve kaçtım! Evet, bıraktım geldim ve ertesi gün yine hasta bir şekilde nine tedavime döndüm.
Şu an gayet iyiyim, sağ olsun Türkiye'm ve sorunları beni ayakta tutuyor ve ''Sen de ölürsen, ne olur bu gençlik'' dedirtiyor da kalan iki dirhem nefesimi burada harcıyorum. Kimi nasıl suçlasak da bu işin altından çıksak tekerlemesi yapıp dizsek sorunları ne çıkar altından acep?
*Doktorların ve memurların düşük maaşları,
*Devletin sosyal politikadan ayrılıp daha çok canını alma politikasına yönelmesi,
*Çalışma koşulları,
*Ve hastane çalışanlarının psikoloji bilgisinden tamamen yoksun olması.
Acaba verilmiyor mu hasta psikolojisi dersi tıp fakültelerinde? Nedir bu devlet hastanelerinin bitmeyen çilesi? Milletin özel hastaneye gidip de bugün de insan muamelesi görelim cinsinden taleplerini artık daha haklı buluyor ve geçmişteki hastane kapitalizmi yaklaşımı üzerindeki eleştirimi geri alıp: Ne mutlu özel hastaneye diyorum!
Katılın ya da katılmayın, bu pek de benim ve diğerlerinin acı çektiği gerçeğini değiştirmeyecek! Yine de karar yüce milletindir, buyurun meydana!
27 Ekim 2010 Çarşamba
DİKKAT! DÜNYAYI BİZİMLE PAYLAŞAN BİRİLERİ VAR!
Bu cümleyi binlerce kez duyduk, okuduk ve beynimize yerleştirdik. Kimimiz bu dünyayı paranormal varlıklarla, kimileri uzaylılarla, kimileriyse diğer insanlarla paylaştığımızı düşünür. Bunun bir de canlı boyutu vardır ki bitki ve hayvanları, yani somut varlıkları kapsar. En çok ihmal edilen alanı da budur. Neden illa başka varlık dendiğinde insanların beynini tuhaf şeyler meşgul eder en yakınımızdakiler varken?
Dünyadan soyutlanmışlığın, bir kaçışın sembolü müdür yakındaki dostları görmezden gelmek? Onlar hep oradalar, çöp kutularında, kuytu köşelerde. Oysa her sabah aynı yoldan yürüyüp de aynı köpeği fark etmeyen binlerce insan vardır. Haberlerde izlediğimiz hayvan katilleri, hayvanların sömürü aracı haline getirilmesi ve pet shop davası. Hala mantığını kavrayamadım o kadar sahipsiz hayvan varken gidip bir kediye bir milyar vermenin.
İki gün evvel tanık olduğum bir olay beni bu mevzu üzerine derin bir şekilde düşünmeye itti. Sabah okula giderken bir fino köpeği gördüm, besbelli terk edilmiş bakılamadığından dolayı. Hayvan kendi kendine gezip herkesten medet umuyordu. Arkadaşımla tartıştık bu konuyu, keşke yanımda yiyecek olsaydı. Rejim yapacak günü bulmuştum! Ama bir de işin şu boyutu var: Taşıma suyla değirmen dönmez, kesin çözüm gerekir. Bir şey yapamadım ama o hayvan gözümün önünden bir saniye bile gitmedi. Ertesi günse aynı hayvanı kampüsün önünde gördüm. Milletin peşine takılıp gidiyordu ama bir türlü içeri giremiyordu da güvenlikten dolayı. Bizim üniversitenin kampüsü evsiz hayvan barınağı gibidir, nasıl oldu da bu zavallıyı almadılar, o da ayrı bir konu.
Duygularımı nasıl kontrol edeceğimi bilirim, ama insanların görmezden gelmesi, o hayvanın aç bir halde onların peşinden gitmesi ve medet umması içimde bir şeyleri harekete geçirdi ve evet ağladım. Aylar sonra her şey için oturdum ağladım; çaresizlikten, öfkeden, gördüğüm duyarsızlıktan. Bir daha görmedim onu, belki görüp yemek verme şerefine erişip birilerinin kaybolmuş şerefini telafi edebilirim. Bir özür borcum var ona ve yuva bulmak istiyorum. Ne yapacağım hakkında fikrim yok, ama ağlamaktan daha fazlası olmalı diye düşünüyorum... Fikri olan varsa lütfen söylesin.
Onlar oradalar, ne kadar görmezlikten gelinselerde.... Bir parça ekmek ve sadece biraz sevgi, başka şeye ihtiyaçları yok. Bizden daha şanslılar, çünkü umursamayan bir dünyada bizden daha az yaşayıp bir şey idrak etmiyorlar. Sadece bize acıyorlardır eminim. Acınacak durumda olan onlar mı yoksa görmezlikten gelmeyi yeğleyip geçici morfin durumu yaratanlar mı? Hayvanlarla aramızdaki farkın sadece akıl-fikir olduğuna inananlara!
Dünyadan soyutlanmışlığın, bir kaçışın sembolü müdür yakındaki dostları görmezden gelmek? Onlar hep oradalar, çöp kutularında, kuytu köşelerde. Oysa her sabah aynı yoldan yürüyüp de aynı köpeği fark etmeyen binlerce insan vardır. Haberlerde izlediğimiz hayvan katilleri, hayvanların sömürü aracı haline getirilmesi ve pet shop davası. Hala mantığını kavrayamadım o kadar sahipsiz hayvan varken gidip bir kediye bir milyar vermenin.
İki gün evvel tanık olduğum bir olay beni bu mevzu üzerine derin bir şekilde düşünmeye itti. Sabah okula giderken bir fino köpeği gördüm, besbelli terk edilmiş bakılamadığından dolayı. Hayvan kendi kendine gezip herkesten medet umuyordu. Arkadaşımla tartıştık bu konuyu, keşke yanımda yiyecek olsaydı. Rejim yapacak günü bulmuştum! Ama bir de işin şu boyutu var: Taşıma suyla değirmen dönmez, kesin çözüm gerekir. Bir şey yapamadım ama o hayvan gözümün önünden bir saniye bile gitmedi. Ertesi günse aynı hayvanı kampüsün önünde gördüm. Milletin peşine takılıp gidiyordu ama bir türlü içeri giremiyordu da güvenlikten dolayı. Bizim üniversitenin kampüsü evsiz hayvan barınağı gibidir, nasıl oldu da bu zavallıyı almadılar, o da ayrı bir konu.
Duygularımı nasıl kontrol edeceğimi bilirim, ama insanların görmezden gelmesi, o hayvanın aç bir halde onların peşinden gitmesi ve medet umması içimde bir şeyleri harekete geçirdi ve evet ağladım. Aylar sonra her şey için oturdum ağladım; çaresizlikten, öfkeden, gördüğüm duyarsızlıktan. Bir daha görmedim onu, belki görüp yemek verme şerefine erişip birilerinin kaybolmuş şerefini telafi edebilirim. Bir özür borcum var ona ve yuva bulmak istiyorum. Ne yapacağım hakkında fikrim yok, ama ağlamaktan daha fazlası olmalı diye düşünüyorum... Fikri olan varsa lütfen söylesin.Onlar oradalar, ne kadar görmezlikten gelinselerde.... Bir parça ekmek ve sadece biraz sevgi, başka şeye ihtiyaçları yok. Bizden daha şanslılar, çünkü umursamayan bir dünyada bizden daha az yaşayıp bir şey idrak etmiyorlar. Sadece bize acıyorlardır eminim. Acınacak durumda olan onlar mı yoksa görmezlikten gelmeyi yeğleyip geçici morfin durumu yaratanlar mı? Hayvanlarla aramızdaki farkın sadece akıl-fikir olduğuna inananlara!
20 Ekim 2010 Çarşamba
Kültürel Relativizm: İçimizdeki Büyük Eksiklik
Kültürel relativizm tanımı dilimize geç girip hala yerleşememiş sosyolojik terimlerden biridir; açıklamak gerekirse en basitinden toplumlar arası empati kurmak diyebiliriz. Bir müslümanın domuz eti yiyen birine etnosantrik açıdan bakıldığında anlam verememesi bir kültürel relativizm eksikliğiyken, bir budistin de kurban kesen müslümanlara vahşi demesi de aynı şekilde buna örnek oluşturur.
Kültürel relativizmde ahlak ve değer yargıları sorgulanmaz, olanı olduğu gibi kabul etmek vardır. Bir toplumu bir değere göre yargılamak bu terimin doğasına aykırıdır ve sosyologların üzerinde uzun zaman çalışıp uzmanlaşmaya çalıştığı bir alandır. Sonuçta toplum bir bütündür ve içindeki farklılıklarıyla güzeldir, toplumu toplum yapan da farklılıklarıdır.
Kültürel relativizme duyduğum ilgi etnosantrizmin artmasından duyduğum telaştan kaynaklanıyor aslında. Burada bir tırnak açıp etnosantrizminde ne olduğu açıklamak gerektiğini düşünüyorum. Etnosantrizm kültürel relativizmin aksine bir kültürü kendi değerlerine aykırı, ters ya da uygun olmadığı savıyla yargılayan insanlar için kullanılan etnosantrik sözünün terim halidir. Etnosantrizmde önyargılar ve çeşitli negatif duygular vardır.Bunlar geçmişten gelebildiği gibi (savaşlar, tarih vb) günümüz toplumunda da oluşabilir (siyasi görüşler, mezhepler vb).
Globalleşen bir dünyanın insanları olarak gelişmemiz ve ırkçı, ayrımcı söylemlerden uzak durmamız beklense de artan toplumsal olaylar etnosantrizmi körüklemekte, bu da toplumların birbirini objektif bir şekilde anlamasına ve anlaşmasına engel olmaktadır. İletişim kurmak için öncelikle karşımızdaki kişiyle nasıl çift taraflı empati kurmamız gerekiyorsa, geniş insan topluluklarının da empatiyi ilerletip bunu kültürel relativizme dönüştürmeleri gerekir. Gerekir, çünkü insanlığın temelinde iletişim kurabilmek için önyargı ve korkulardan arınma vardır. Bu insani bir gereksinim olmakla birlikte, sosyolojik açıdan düşünüldüğünde bunun toplumsal bir gereksinim olduğu da görülür.
Günümüz Türk toplumuna baktığımızda bölgeler arası kültür seviyesi düştükçe, kültürel relativizm oranının da buna paralel olarak düştüğünü, dolayısıyla bir iletişim kopukluğu olduğunu görüyoruz. Bu tüm toplumsal olaylar için geçerli, eğitimsizlik eşittir iletişim bozukluğu. İletişim bozukluğunun da nelere yol açtığını, açıyor olduğunu ve de açacağını bilmek hiç de zor değil. Toplumda yaşanan bütün sıkıntıların temelinde aslında bir ön yargı ve kabul etmeme seli olduğunu görürüz. Bir şeyler topluma ters geldiğinde (aslında kime ve neye göre) onları dışlamak ve yok saymak, bizi etnosantrizm, dolayısıyla cahillik tuzağına biraz daha düşürüyor.
Kabul etmeyi illa olumsuzluğu alıp bağrımıza basmak olmadığını açıklamak yersiz, farklılıkların olduğunu bilmek ve saygı duymak bir zorunluluktur, insani bir zorunluluk. Aksi takdirde toplumsal ilerleme süreci biraz daha baltalanmakta ve dolayısıyla gecikmektedir. Kültürel relativist yaklaşımlar toplumun her kesimine gitmediği ve benimsenmediği sürece milli ve evrensel barışın yolunun tıkalı olduğunu söylemek gerekir.
Ne kadar önyargı, o kadar gerileme. Tüm önyargıları bir rafa kaldırıp düşünme günüdür, en azından benim için.
Kültürel relativizmde ahlak ve değer yargıları sorgulanmaz, olanı olduğu gibi kabul etmek vardır. Bir toplumu bir değere göre yargılamak bu terimin doğasına aykırıdır ve sosyologların üzerinde uzun zaman çalışıp uzmanlaşmaya çalıştığı bir alandır. Sonuçta toplum bir bütündür ve içindeki farklılıklarıyla güzeldir, toplumu toplum yapan da farklılıklarıdır.
Kültürel relativizme duyduğum ilgi etnosantrizmin artmasından duyduğum telaştan kaynaklanıyor aslında. Burada bir tırnak açıp etnosantrizminde ne olduğu açıklamak gerektiğini düşünüyorum. Etnosantrizm kültürel relativizmin aksine bir kültürü kendi değerlerine aykırı, ters ya da uygun olmadığı savıyla yargılayan insanlar için kullanılan etnosantrik sözünün terim halidir. Etnosantrizmde önyargılar ve çeşitli negatif duygular vardır.Bunlar geçmişten gelebildiği gibi (savaşlar, tarih vb) günümüz toplumunda da oluşabilir (siyasi görüşler, mezhepler vb).
Globalleşen bir dünyanın insanları olarak gelişmemiz ve ırkçı, ayrımcı söylemlerden uzak durmamız beklense de artan toplumsal olaylar etnosantrizmi körüklemekte, bu da toplumların birbirini objektif bir şekilde anlamasına ve anlaşmasına engel olmaktadır. İletişim kurmak için öncelikle karşımızdaki kişiyle nasıl çift taraflı empati kurmamız gerekiyorsa, geniş insan topluluklarının da empatiyi ilerletip bunu kültürel relativizme dönüştürmeleri gerekir. Gerekir, çünkü insanlığın temelinde iletişim kurabilmek için önyargı ve korkulardan arınma vardır. Bu insani bir gereksinim olmakla birlikte, sosyolojik açıdan düşünüldüğünde bunun toplumsal bir gereksinim olduğu da görülür.
Günümüz Türk toplumuna baktığımızda bölgeler arası kültür seviyesi düştükçe, kültürel relativizm oranının da buna paralel olarak düştüğünü, dolayısıyla bir iletişim kopukluğu olduğunu görüyoruz. Bu tüm toplumsal olaylar için geçerli, eğitimsizlik eşittir iletişim bozukluğu. İletişim bozukluğunun da nelere yol açtığını, açıyor olduğunu ve de açacağını bilmek hiç de zor değil. Toplumda yaşanan bütün sıkıntıların temelinde aslında bir ön yargı ve kabul etmeme seli olduğunu görürüz. Bir şeyler topluma ters geldiğinde (aslında kime ve neye göre) onları dışlamak ve yok saymak, bizi etnosantrizm, dolayısıyla cahillik tuzağına biraz daha düşürüyor.
Kabul etmeyi illa olumsuzluğu alıp bağrımıza basmak olmadığını açıklamak yersiz, farklılıkların olduğunu bilmek ve saygı duymak bir zorunluluktur, insani bir zorunluluk. Aksi takdirde toplumsal ilerleme süreci biraz daha baltalanmakta ve dolayısıyla gecikmektedir. Kültürel relativist yaklaşımlar toplumun her kesimine gitmediği ve benimsenmediği sürece milli ve evrensel barışın yolunun tıkalı olduğunu söylemek gerekir.
Ne kadar önyargı, o kadar gerileme. Tüm önyargıları bir rafa kaldırıp düşünme günüdür, en azından benim için.
8 Ekim 2010 Cuma
Köksüz Bir Ağaç Gibi
Sevgili Damien Rice sevdiğim ve takdir ettiğim bağımsız ve dobra müzisyenlerden biridir yeryüzündeki. Sadece ritimleriyle değil, fikirleriyle de varolabilen ender incilerden. Nereden girdin Damien Rice’a diye soracak olanlara sözüm şudur: Rootless Tree. Türkçeye köksüz ağaç olarak kazandırabileceğimiz bu şarkının bende uyandırdığı duyguları anlatmak için başvurdum Damien’a. Kendisi şahsına münhasır bir müzisyen ve de kimseyi iplemeden ettiği laflar da mevcut. Bu şarkıda Damien aslında giden sevgiliye duyulan öfkeyi dile getiriyor olsa da yazıma ilham kaynağı olan ‘Rootless Tree’ sözcüğünün kendisidir.
Bazı insanlar vardır, kendilerini hiçbir yere ait hissetmezler ve köksüz ağaç misali oradan oraya sürüklendiklerini hissederler… Ben de bu ağaçlardan biriyim gün be gün olduğum yerin aslında benim yerim olmadığını hisseden… Bu yurtsuzluk değil, bir yere alışamamışlık, ya da terk edilmişlik duygusu değil… Bu kendini yenileme zamanının geldiğinin işareti…
Bazı insanlar vardır büyüme sancıları çeken… Kaplarına sığamazlar, bir yerlere gidip bir şeyleri değiştirmek isterler… Bir yanlışlık vardır onlara göre düzeltilmesi gereken. Bir bitmemişlik duygusu taşırlar içlerinde her zaman, bitirdiklerinde huzur bulabildikleri. Ben de onlardan biriyim, yapamadıklarımın özlemini çeken ve başarmak için de sancılar çeken…
Bazıları vardır hayatta, keşfedememiş kendini, kimliğini. Kendi dışında ne varsa olmak isteyen… Gülen maskeler takarlar, içten içe ağlarlar aslında ‘Ben de varım!’ diye. Ama saklarlar gerçek kimliklerini kabul edilmem, dışlanırım korkusuyla… Ben de bu ağaçlardan biriyim, eğer çiçek açarsam koparırlar korkusu taşıyan derinlerde bir yerlerde…
Bazı insanlar gördüm yüzlerinde bir umutsuzluk ifadesi, kendi kendini yiyen, ben doğru muyum acaba diyen. Kendini ve benliğini dışlamış, birileri bundan memnun olsun diye. Başkalarını mutlu etmek için kendini ve umutlarını feda eden insanlar gördüm, başkaları mutluluğu tadarken, kırıntılarıyla beslenen… Ben de kırıntılarla beslendim, belki bana da bir lokma verecekleri zaman gelir diye…
Yeniden doğmak isteyen insanlar gördüm, umudunu yitirmemiş… Tekrar güneşli sabahlara uyanıp bir yerinden tutunmak isteyen hayata… Her şeye rağmen gülmeye çalışan ve tekrar şarkılar söyleyebilen. Benim umudum var, güneş yeniden doğacak üzerime eğer umudumu yitirmezsem diyen… Ben de onlardan biriyim, hala umudunu yitirmeyen var olacağım, yeniden doğacağım diyebilen…
Dünya insanlarla dolu, milyonlarca, umudu bekleyen, ışığı arayan zifiri karanlığın içinde. Onlar oradalar ve de orada olacaklar, köksüzlükleriyle. Sırtlarına umudu yükleyip çıkacaklar yeniden yola, kimseyi takmadan, aldırış etmeden hayata. Onlar hep var olacaklar kök saldım sanan ağaçlara inat, köksüzlüklerini dibine kadar kullanacaklar, sadece bir yere ait olmamanın tadını çıkaranlar da olacak, cefasını çekecek olanlar da...
Ama onlar OLACAKLAR, birileri hala varoluşu sorgularken!
Köksüz ağaçlarız biz, ben ve diğerleri…
Dünya insanlarla dolu, milyonlarca, umudu bekleyen, ışığı arayan zifiri karanlığın içinde. Onlar oradalar ve de orada olacaklar, köksüzlükleriyle. Sırtlarına umudu yükleyip çıkacaklar yeniden yola, kimseyi takmadan, aldırış etmeden hayata. Onlar hep var olacaklar kök saldım sanan ağaçlara inat, köksüzlüklerini dibine kadar kullanacaklar, sadece bir yere ait olmamanın tadını çıkaranlar da olacak, cefasını çekecek olanlar da...
Ama onlar OLACAKLAR, birileri hala varoluşu sorgularken!
Köksüz ağaçlarız biz, ben ve diğerleri…
Köksüz ağaç olmayı tercih ederim, eğer dünyanın yükünü paylaşmayacaksam…
Köksüz ağacım ben, eğer dünya kökler yüzünden savaştaysa ve insanlar ağlıyorsa…
Köksüz olurum ben, umudumu kaybetmektense…
Köksüz kalırım ben sürüklenirim oradan oraya, bencilliğimle kök salmaktansa…
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





